23 Mayıs 2020 Cumartesi

“Kevin Hakkında Konuşmalıyız”: Sıradışı, Acayip Bir Film



Kuşaklararası Yansıtmalar ve Sosyo-Kültürel Etkilerin arasında kalan “Kötü Çocuklara” İlişkin Bazı Düşünceler...
Rossella Valdre / Çeviren: Beyhan ÖZPAR

Giriş

Bazı çocuklarda doğuştan agresyon denilen, özellikle ‘tiranik formda agresyon’ olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da görünenin dışında, bazı anne-çocuk ilişkilerinin “ölümü doğrudan onaylayan” bilinçdışı bir ölüm ve nefret iletişimine neden olduğunu iddia edebilir miyiz (Meotti, 1997)?  Ve sosyo-kültürel faktörleri ergen bir katilin değerlendirilmesinde ne boyutta bir rolü vardır?
Bu sorular, İskoç yönetmen Lynne Ramsey’in rahatsız edici ve bana göre dokunaklı olan, Lionel Shriver’in aynı adlı romanından uyarlanan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”(2011) filmi sonrasında ortaya çıkan sorular...   Film, Lionel Shriver’ın en başarılı ve pek çok dile çevrilmiş olan romanına, protagonist Eva’nın (filmde Tilda Swinton tarafından canlandırılan) kocası Franklin’e yazdığı hayali mektuplar halinde bölümlenmiş yapısının, Eva’nın protagonist ve anlatıcı olduğu bir hikâyeye dönüştürülmesi gibi merkezi bir değişim dışında büyük ölçüde sadık kalmıştır. Film Eva’nın oğlu Kevin’ı hapishanede ziyaret etmesi ile başlar, sayısız ileri geri hareketler ve flash-backler ile hikâye devam eder.

Hikâye planı basittir: Kevin (6-8 yaşları arası üç oyuncu tarafından, ergenliği ise Ezra Miller tarafından canlandırılan) Birleşik Devletler’e göç etmiş parlak bir Ermeni olan Eva Khatchadourian ile Amerikalı Franklin (John C. Riley) arasındaki evlilikten doğar. Ebeveynleri tarafından en azından bilinç düzeyinde istenen çocuk olan Kevin, fazlasıyla zor, reddedici, son derece karmaşık ve özellikle annesine karşı şiddet doludur. Sonrasında, henüz 16 yaşındayken okul arkadaşlarına ve hayatındaki önemli figürlere okulun spor salonunda bir katliam ile sonuçlanacak şekilde saldırır; 9 arkadaşının yanı sıra kardeşini ve babasını da öldürür.

Hüküm giyer ve önce çocuk ardından yetişkin hapishanesinde hapsedilir. Kevin sadece annesinin ziyaretini kabul eder; bu görüşmeler acı verici ve kederli geçer, bu da protagonistin anılarını yeniden yapılandırmasını ve hikâyenin protagonistin sesinden ve anılarından ortaya çıkmasına neden olur.

İlk bakışta göze çarpan şey, kitabın son derece sıra dışı ve acayip içeriğinin (New York Times tarafından ürkütücü derecede dürüst olarak tanımlanan) bir annenin koşulsuz sevgisi, çocukların doğal iyiliği ya da en azından hoşluğu, agresif ya da kural tanımaz olsalar da doğuştan gelen güzellikleri gibi sıradan sinema klişelerini altüst etmiş oluşudur. Kevin klişenin aksine küçük bir çocuk olduğundan beri hırçın, şefkat duygusu göstermeyen memnuniyetsiz bir çocuktur; akıl almaz derecede kötü ve muhaliftir, sanki çocuk yüzünü  bir çeşit ‘kötülüğün erken gelişmiş maskesine’ dönüştürmüş kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş, neredeyse bakmanın fazlasıyla katlanılmaz olduğu yüz ekşitmeler ve surat ifadeleri ile bozulmuştur.

İzleyici, büyük bir hasar ve kayıpla gelen yalnızlık ve sürgün edilmenin toplum tarafından kendisine dayatıldığı, reddedilmiş bir anneliği deneyimleyen Eva’nın bakış açısı ile empati kurması için yönlendirilir. Burada,  filmlerde çocuğa karşı bağlanan sıradan duygusal kayıtlar dâhiyane bir şekilde tersine döner ve tekrar gözden geçirilir. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” izleyiciler ve psikanalistler olarak bizi gelecekte ergen katiller olan  ‘kötü çocuklar’ hakkında, ön yargısız ve hiçbir şeyi kesin olarak ele almadan konuşmaya odaklar.

Hem filmi hem de kitabı birlikte ele aldığım bu çalışmada, filmin bende uyandırdığı bazı fikirleri dört açıdan değerlendirerek yansıtmaya çalışacağım: kısa ve mutlaka tamamlanmamış bir psikanalitik ek içinde agresyon, travmanın kuşaklararası bilinçdışı aktarımı, son katliam (Perşembe), anneliğin idealizasyonu ve ambivalansın  inkârında modern kültürün rolü.

Kevin’in Dönemleri: Gerçek Bir ‘Kötü’ Hakkında Konuşabilir miyiz?

Kitapta Eva’nın “Kevin iki hafta geç geldi”, diyen sözlerini okuruz, “o karşılaştığım en meraksız çocuktu. Kimseyi görmüyordum ve nadiren dışarı çıkıyordum; çünkü Kevin’in kudurmaları dışarıda toplumsal olarak kabul görmüyordu”(s. 112). “Kevin’ın sessizliği, zulmedici bir niteliğe sahipti (....), hareketsizdi ... oyun oynamıyordu.”(s. 115). Küçük Kevin öfkeli bir şekilde her şeye muhaliftir; televizyonu, her türlü oyunu her türlü yemeği reddeder. (‘Kevin, kurabiye ister misin?’ ‘Kurabiyelerden nefret ederim.’). Eva’nın düşmanlıkla dolmak içinmiş gibi algıladığı sonu olmayan sessizliklere çekilir Kevin ve Eva’nın adını söylemeyi reddeder. (‘Kevin, ‘anne’ der misin?. . .beklenen cevap  ‘hayır’dır). Kevin ebeveynlerinin mahrem anlarını bozan, yürüyüşleri bölen ve dışarıya çıkmayı imkansızlaştıran, bakıcılarının kaçmasına neden olan,  suskunluk (çocuk doktoru sonradan vazgeçilmiş bir hipotez olarak onun otistik olduğunu düşünmesine neden olan) ve görünürde bir gerekçesi olmayan sonu gelmeyen ağlamalar ve bağırmalar (nyeeeeee, nyeeeeee, nyeeeeeeeee......)  arasında gidip gelir.

Restoranlarda çocuk Kevin, diğer çocukların sandalyelerini parçalar, yemeklerini daha tadına bile bakmadan ellerinin arasında ezerek ürkütücü kırmızı pürelere çevirir (kırmızı rengin film boyunca sıklıkla sembolik bir şekilde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir). Okula başladığında öğretmenler onun diğer çocuklara karşı endişe verici agresif davranışları hakkında toplantılar düzenler. Kevin evde hiçbir şeye ilgi göstermez, Eva’nın onu yönlendirmek için yaptığı tüm girişimler hüsranla sonuçlanır; Eva için değerli olan şeylere zarar verir ve her teklif ya da talebe boş bir ‘Hayır, bundan hoşlanmadım, değiştir’ ile cevap verir.

Kevin’in gelişimi “nefrete sadakat” diyebileceğim inatçı bir tutarlılıkla ilerler. Neredeyse sanki Kevin’in bir an bile vazgeçmeyeceği ve onu finaldeki katliama sürükleyen içsel olarak yıkıcı bir projesi varmış gibidir. Çocuğun tiksindiriciliğe karşı aşağılayıcı yüz ekşitmelerini (filmlerde çok ender karşımıza çıkan aşırı memnuniyetsiz çocuklardan birini hatırlayın), sekiz yaşında boş bakışları (annesi romanda ‘Kevin benim için, tam bir muamma olmaya devam ediyor.’ Demektedir.) ardından da izleyicinin bir felaketin an meselesi olduğunu hissetmesine neden olan ergen olarak etrafında olup biteni küçümseyerek izliyormuş gibi soğuk ve gizemli görünüşü takip eder. Gerilim filmin başından beri çok yüksektir (film Eva’nın her şeyin kanla kaplandığını gördüğü bir kabusla açılır); izleyiciler bu tür bir nefret ikliminde çok uzun hayatta kalınamayacağını, bir şeylerin olacağını bilir.

Eva kendine sorar “Bebeklerin daha sıfır saatinde duyguları var mıdır?” Ben olduğuna inanıyorum.”

Burada agresyona ilişkin geniş psikanalitik teorilerde yer alan detaylara girmeyeceğim; onun yerine Freud’un ilk olarak agresyonu içgüdüsel bir dürtü (Freud 1905) ve ardından bunun otonom bir ölüm dürtüsü olarak kendini ortaya koyduğunu, özünde doğuştan ve azaltılamaz bir içgüdü olarak ele aldığını kısaca kendime hatırlatacağım (1920). Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud karamsarlıkla sonlandırırken en ufak şüphesi yoktur: “İnsan nazik, sevgi arzulayan, eğer saldırıya uğrarsa basitçe kendini koruyan dost canlısı bir yaratık değildir; onun yerine doğuştan getirdiği içgüdülerinin bir parçası olarak,  agresyona ilişkin güçlü bir arzusu olduğu hesaba katılmalıdır.“(s. 24).

Akabinde, Melanie Klein (1957), Freud’un açtığı yolu takip ederek çocuğun psişik gelişiminde bir yandan erken süperego formasyonuna katkı sağlayan, diğer taraftan dışarıdan yönlendirilen ilkel sadistik dürtülere gönderme yaparken haklı görünmektedir; bu ilkel sadistik dürtüler, engellenme ve çevresel eksikliklerden kaynaklanabilecek olan ancak özünde bağımsız ve doğuştan olan gerçek bir öz yıkıcılığı şekillendirir.

Bilindiği gibi birbirini takip eden gelişimler çevrenin ve annesel empati yoksunluğunun rolünü adım adım öncelikli hale getirir (Winnicott 1971; Kohut 1971,1977; Bion 1962), ardıl psişik yapıların şekillenmesinde ilk aynalama ilişkilerindeki başarısızlık görülür (Ferruta, 2010). Bebek araştırmaları alanında saldırganlığın (agresifliğin) kendi içinde otonom olarak sonlanmayan ve onun yerine saldırganlığın geri çekilme ve karşıt olma (her ikisi de Kevin’da mevcuttur) yoluyla güçlüklerle yüzleşebilme işlevleri de olan karmaşık bir sistem içine yerleştiren Lichtenberg’in (1989) orjinal konumuna dikkat çekmek isterim. Bu aynı zamanda Bergeret’in teorileştirmesindeki; “temel” ve her insanda yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olarak tanımladığı doğal gerçek bir şiddeti ayrımlaştırmasındaki durumdur. Yaşam içgüdüsünün ve kendini korumanın içsel bir parçası olan gerçek şiddetin, saldırganlığın içinde kendini gösteren sadizm ve nefret gibi erotize edilmiş parçaları ile hiç ilgisi yoktur.

Özetle, bugün rolü boşaltılan otonom bir saldırgan içgüdünün ve ölüm dürtüsünün varlığı pek çok yazar tarafından, saldırganlığın bakım verenin etkisinin yetersizliğine karşı uyum sağlamayı kolaylaştırıcı bir tepki olduğu şeklinde yeniden düşünülmüştür. Ancak, her birimizin doğa ve çevre arasındaki karmaşık, özel ve tamamıyla kişisel etkileşimden meydana geldiğimize inanıyorum; biri ya da diğeri bazen gizemli bir şekilde daha baskın olabilir.

Kevin’in annesinin kendisiyle bir çocuk olarak ilgilenmesine izin verdiği bir kaç günlük hastalığında çocuk,  tek bir tutku ve tek bir arzu nesnesi şekillendirir: Robin Hood ve en çok sevdiği etkinliğe dönüşen okçuluk. Bu zenginden alıp fakire veren bir anti-kahraman ile özdeşleşme midir? Ok, içeri girerek öldüren ve narsisistik bir kırılganlığı telafi eden tüm güçlü bir fallusun sembolü müdür? Bu yoksul/zavallı olan ile ya da ödünlemeye ihtiyaç duyanla özdeşleşme midir? Bu biricik oyun örneği bile, bir ölüm enstrümanına dönüşecektir; Kevin katliamı bir yay ile gerçekleştirerek neredeyse kendi içinde iyi bir nesne taşımasının imkânsızlığını ifade edip, onun yerine her şeyin yıkıma hizmet ettiğini gösterir gibidir.

Görünen o ki Kevin’ın birincil çevresi anlamlı olabilecek bir engellenme ya da yoksunlukla işaretlenmemiştir. Hatta modern bir aile ortamı sunulmaktadır: bir arada görünen, iyi durumda ve eğitimli bir çift, kaçınılmaz ikilemler ve anneliğe ilişkin korkuları (‘bir çocuk sahibi olmaktan dehşet duyuyordum.’ diye anlatır Eva, acı dolu sonradan[1] yeniden yapılandırmasında) saymazsak istenen bir ilk çocuk. Eva ve Kevin arasında arabulucu olmaya çalışan, ancak oğlunun yaptığı her şiddet eylemine bir bahane bulup onu ‘affeden’ ılımlı bir baba görürüz. Burada, babanın ‘üçüncü’ olma ve ikili anne-çocuk ilişkisini ayırma rolünü yerine getirmediğini görürüz. Ancak bu ciddi bir travma olduğunu göstermez. O zaman eğer bir travma varsa, bu ne çeşit bir travmadır?

Bilinçdışının Kuşaklararası Aktarımı: Eva’dan Kevin’a

Böylece ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ ile ilgili düşüncelerimin kalbine geldik. Kaes (1993) kuşakların arasında; “bir gereklilik ya da yerinden edilemeyen psişik bir zorunluluğun etkisi altındaymış gibi tanımlanabilecek aktarılmaya itilen bir çeşit fenomen... Aktarım/aktarılan görülme ihtiyacındadır ve asıl öznenin içinde tutulamaz ve korunamaz.” bir psişik yaşamın var olduğunu yazar. Bu bilinçdışı aktarım, “aktarım sadece kayıp/eksik olandan değil, aynı zamanda meydana gelmemiş  olandan, temsil edilende ve açıklamalarda mevcut olmayandan da düzenlenmeye başlanan” olumsuz karakteri ile tanımlanır ve psişe, “kapsüle edilmiş, birleştirilmiş ve cansız” kalmaya zorlanan “dönüştürülemeyen nesneleri” aktarır (s.. 23–29). Faimberg ve Kaes’in (1993) klasik çalışmalarının ardından konu hakkında diğer kıymetli detayları da okuruz (Odgen 1997; Herzog 1991, 2004, 2005; Bohleber,2007).

Ancak kuşaklararası bilinçdışı aktarım bizi neden ilgilendirir? Eva ve Kevin arasındaki anne çocuk ilişkisi gebelikteki ilk bilinçdışı fantezilerde ya da belki daha öncesinde mi şekillenmiştir? Burada Eva’nın hikâyesine bakmak için bir adım geri gitmeliyiz (Franklin hakkında ise daha az bilgimiz vardır). Eva bir Ermeni göçmendir ve onun mükemmel dâhil olmuş görüntüsünün altında, kendini bir şekilde farklı, yabancı ve evsiz hissedişi hiç sonlanmaz. Gerçek bir Amerikalı ile evliliğine (‘Bir Amerikalı ile evlendim.’), Birleşik Devletler’e gelmesine gıpta edildiğine vurgu yapar, ancak bunlar bir şekilde yalnızlık ve farklı olma duygularının yarattığı boşluğu doldurmaya yetmez ve katliamdan sonra kötü anne, dışlanmış ve topluluk tarafından reddedilen biri olmasıyla onaylanmaya duyduğu ihtiyaç tekrar ortaya çıkar. Filmde ve detaylı olarak kitapta, Eva’nın diğer komşularından ve etrafındakilerden kültürel zevkleri ve alışkanlıkları (Franklin onu ‘radikal çıtır’, tipik bir Avrupalı olarak adlandırır ve onun kırmızı şarap aşkına ya da banliyö yerine Tribeca’yı tercih etmesine katlanamaz), tarzı ve dünyayı algılayışı bakımından farklı olduğunu hissederiz. Bu yabancılaşma duygusu çiftin, Kevin’ın doğumundan sonra Manhattan ‘dan banliyöye taşınma kararı aldıklarında artar; bu karar daha sonra göreceğimiz üzere, Franklin’in ısrarlarına rağmen Eva’nın iyi bir ailenin nerede ve nasıl yaşayacağına dair konformist Amerikan alışkanlıklarına ulaşmak için duyduğu arzu ve topluluğa daha fazla ait hissedebilmek için taşıdığı ancak kendi ihtiyaçlarını da engellediği bir umuda ulaşmak için alınır.

Eva sadece bir ‘göçmen’ değildir, kendi babası da dâhil arkadaşlarının ve kendi milliyetinden olan bir buçuk milyon Ermeni’nin Türkler tarafından öldürüldüğü savaşta evini terk etmek üzere zorlanmıştır. Eva kendi içinde de bir katliam, bir kan banyosu taşır: tıpkı Kevin’ın gerçekleştireceği gibi. Herzog (2005): “Bir çocuğun zihni ebeveynlerinin gerçeğini ve neye karşı savaşmaları gerektiğini yansıtır şekilde gelişir. Sindirilmeden ve dönüştürülmeden kalanlar, sıklıkla yeni bir eyleme döküşün doğurgan malzemesi haline gelir.” diye yazar. Dahası, “travmanın aktarılması ve acı veren travma benliğin (self) yapısını zayıflatır, saldırganlığı düzenleme kapasitesini bozar ve çocuğun rol oynayabileceği şeyler haline gelir.” der. Herzog şunu da ekler: “eski bir deyiş şöyle der, bir kişi ancak bir çocuğun mutsuz olduğu kadar mutlu olabilir.” (s. 538–561).

Arjantinli ve Alman yazarlardan başka pek çok yazar da, hayatta kalanın yas tutmasını imkânsız hale getiren soykırım ve felaketler gibi ciddi kolektif travmalar ile bu travmalara ait zihinde bölünmüş ve sessiz şekilde kalan, günlük yaşamda eyleme döküldüğünde ya da analizde ortaya çıkabilecek, bütünlükten uzak, temel parçaları birbirini izleyen kuşaklara bilinçdışı aktarımı (Bleger, 1962) arasındaki ilişki hakkında çalışmalar yazmıştır. Bohleber, gelecek kuşakların daha önce gerçekleşememiş yası detaylandırmasını ve sonradan da olsa üzerinde çalışmasını gerektiren “geçmişin kolonileşmesi” hakkında konuşur (Bohleber, 2007); Kevin’ın katliamından sonra Eva’nın, kendi içinde ve Kevin ile, Franklin’e yazdığı hayali mektuplar vasıtasıyla (filmde flash-backler yoluyla) bu çalışmayı ortaya koyduğunu görürüz.

Ermeni Katliamı, “20 yy da travmatik olarak ayırt edici olan, insanların maruz kaldığı ve acı çektiği yok edici ve uç deneyimlerden” (Bohleber, 2007, s. 330)  biri olarak görülebilir. Bu iletimin sonuçlarının pek çok faktöre bağlı olduğu kesinlikle varsayılabilir, ancak travmanın yoğunluğu ile alıcı nesne olarak ben’in gücü ve olgunluk düzeyi bunların başındadır. Yani kendimizi habis bir döngünün içinde buluruz; travma zayıf bir “ben”de daha fazla olur, ancak bu öylesine bilinçdışı bir iletimdir ki benlik (self) yapılanmasını bozar ve agresyonun dönüştürülmesini ya da oyunu kullanmayı etkisiz hale getirir. Gerçekte Kevin,  bir çocuk olarak hiç oyun oynayamamaktadır, şiddet göstermediği zamanlarda kayıtısız/duygusuz kalır. Seneler boyunca cinayet işleme fantezisi kurduğunda, diğerlerini incittiğinde (çocuklar ve kız kardeşi gibi), insanları küçük düşürdüğünde (kendisini baştan çıkardığı gerekçesiyle itham ettiği öğretmeni gibi) ve eşyalara zarar verdiğinde (Eva’nın çalışması gibi) etkinleşen ve enerji dolan bir ergene dönüşür. Ona hayat ve heyecan veren tek şey zalimlik gibi görünmektedir.

Bu noktada Ogden’in (1997) sapkın kişinin ilk sahneyi içinde, steril ve ölü olarak bilinçdışında taşıyan bir özne olduğu, bunun da kişinin kaçınılmaz olarak yaşamsız ve “kaybedecek bir şey yok”  olarak hissetmesine dönüştüğü şeklindeki hipotezini aydınlatıcı buluyorum: yaşama dönmesinin tek yolu, şiddetin ve sapkınlığın heyecanıdır. Francesconi (2009) ile birlikte ele alındığında bu bilinçdışı yapılanmanın bir ergenin katil olmasını anlamamıza yardımcı olabileceğine inanıyorum. Ogden’de şunu okuruz:

“Bu tip sapkın bir bireyde bir çeşit içsel ölülük, var olmakla ilgili bir eksiklik deneyimlenir; aynı anda da, yaşamın sadece anne babanın birleşmesinde (cinsel ya da cinsel olmayan) bulunduğu ve yaşamı ‘elde etmenin’ tek yolunun, dışlandığı ve yaşamsız bırakıldığı bu birleşmenin (yaşamın kaynağı) içine girmek olduğu şeklinde son derece sağlamca basitleştirilmiş savunmacı fanteziler geliştirirler….  Bireyler, ebeveynsel birleşmenin (kelimenin en geniş anlamıyla) boş bir etkinlik olduğunu düşlemler/deneyimler ve ilk sahnenin yaşamsızlığının da kendi içsel ölülüklerinin kaynağı olduğunu hayal ederler.  Burada tartışılan türden bir sapkında karakteristik olan, hissedilen boşluğun zorlantılı erotize edilişidir… Bu erotizasyon ile ortaya çıkan coşku kişinin insansı canlılığının ikamesi olarak kullanılır. (Ogden, 1997, s. 99–100).

Gelecekteki katil ergen sadece “ateşe yakın uçtuğunda”, tehlikeye yol açtığında ve kendisini riskli durumlara soktuğunda, yani “bireyin psikolojik yaşamı bir şekilde zaten kayıp (hatta daha çok hiç olmamış) olduğu için” kaybedecek bir şeyi olmadığını hissettiğinde canlı hisseder. Ve işte “ ölü olarak deneyimlenen ilk sahneden yaşamı çıkarmanın sonsuz ve faydasız bir çabası” karşımızdadır (s. 100). Kevin ve Eva arasındaki yoğun ve ilkel ilişkide, karmaşık pek çok faktör rol oynar: bir katliamdan çıkmış ve onu yaşamış bir bireyin, kuşaklararası bilinçdışı travması bebekte bilinçdışı verimsiz birincil ölüm sahnesi fantezisini yaratır.  Franklin’in de anne çocuk ikilisinin arasına girerek çocuğun kendini ayırmasına olanak veren, gelişimin belli bir noktasında “üçüncü” olabilmesindeki etkisizliğiyle,  zayıf bir baba olarak rolünü vurgulamak önemlidir. Kevin ile bu ayrışma sadece olmuş görünmektedir. Franklin’in sevecen ve müşfik bir baba olduğu kesindir ancak Kevin’ın agresifliğiyle her zaman bir mazeret bularak, inceden gizli bir anlaşma içindedir. Franklin Eva’ya bağlıdır, aynı zamanda onun kültürel olarak çok farklı, çok öteki gördüğümüz kişiliğine ve geçmişine karşı düşmancadır. Aslında Kevin’a daha sonra silahı olan yay ve okları, Franklin’in Kevin’in agresyonunu kapsamaktaki beceriksizliğini temsil eder şekilde, oğluna “agresyonu” veren, hayatının geri kalanı boyunca eline koyan da Franklin’dir. Meottis’ler (1997) anneyi 'ölüm'ü –hem fiziksel hem de ruhsal anlamda ölümü- doğrudan çocuğunun içine koymasına zorlayabilen, agresyonu ikili ilişkinin dışına, bir üçüncüye aktarmanın olanaksızlığından bahseder.

Travma ruhsal yaşamda kendini tekrar etmekle yazgılıdır: Eva anne babasının arasında hiç sevgi görmemesine (‘Annemin babamı öptüğünü hiç görmedim. Görmeyi dilerdim.’) rağmen ve Kevin’in doğumuyla sonlanan cinsel birleşmesi sırasında bir tehlike duygusuna kapılır (Farnklin’e ‘dikkatli ol, tehlikeli olabilir’ der). Nihayetinde Eva bir kız çocuğunu sevebilir, bu birkaç yıl sonra Celia ile tatmin olan arzusudur. Sanki “Biz, bizden önce gelen başkalarının arzularından oluşuruz ”dur (Kaes, 1993). Kevin, filmde merkezi olarak genç Kevin’ın “bir şeye alışmış olman ondan hoşlandığın anlamına gelmez, sen bana alıştın” sözleri ile vurgulanan çatışmalı ve hayal kırıklığı yaşatan bir annesel arzu ile karşılaşır. Kevin’ın doğumundan sonra kısa süreli yaşadığı doğum sonrası depresyonu (kitapta filme göre daha iyi anlatılmıştır), acıyı ve ambivalansı[2] ifade etmek için ne çevre ne de çift tarafından toparlanmıştır, sonuçta bir girişimin semptomatik ifadesine dönüşmüştür. 

Katliam  (Perşembe)

Katliam tüm detayları ile ve büyük bir özenle hazırlanmıştır. Celia (daha önceki bir saldırısında ciddi bir şekilde gözünden yaraladığı) ve babasının icabına baktıktan sonra, Kevin yayı ile silahlanarak, okulun spor salonunda dokuz okul arkadaşını öldürmüştür. “Bir Katliam Sahnesi” diye yazar gazeteler ve toplumun tüm üyeleri ve belki de tüm ülkenin düşünceleri Denver’daki Columbine katliamına döner.  Celia’nın öldürülmesi sürpriz değildir: kardeş rekabetinin üstünde ve ötesinde, Kevin anaokulundan itibaren tüm çocuklardan nefret etmiştir, lisede de tüm okul arkadaşlarından nefret etmektedir. Seçtiği dokuz çocuğun ortak özellikleri var gibi görünür: bir çeşit kusurlarının olması ya da bir şekilde mükemmel olmamalarına rağmen her biri herhangi bir erdeminden ötürü okuldan ödül almışlardır. Bir hapishane görüşmesinde Kevin Eva’ya ‘Onlardan hoşlanmıyordum’ der iğrenerek, ‘Sinirlerime dokunuyorlardı’. ‘Sen kimseden hoşlanmazsın’ olur Eva’nın yanıtı (s. 240).

Kevin, babası, Celia ve okul arkadaşlarından kurtularak kimi, neyi öldürür? Benliğin en zayıf halkası, kusurlu ve eksik olarak hissedilir ve diğerlerine yansıtılır; böylece tahammül edilmez ölçüde kusurlu olana dönüşen ötekiler ortadan kaldırılırsa, kendi eksiklerini ve mükemmel olmayışını da ortadan kaldırdığı şeklinde kendini avutabilir mi?  Annesi ile özel ilişkisinde, diğer tüm çocuklar, kardeşi, babası gibi küçümsenen ve haset edilen nesneler olan,  muhtemel rakiplerinden kurtulma girişiminde mi bulunmuştur? Aynı zamanda Kevin, Ogden’in bahsettiği, telafi edilemeyecek şekilde kayıp olarak hissedilen bir çeşit canlılık ilüzyonunun,  erotize edilmiş tatminini aramaktadır.  Bana göre  Kevin, olağanüstü düzeydeki boşluk duygusunun farkındaydı (‘Ne kişiliği?’ diye cevap verir, onun kişiliğinden bahseden Eva’ya).  

Hapishane ziyaretlerinin son sahnelerinde Eva tekrar, ikaz eden sadistik olayların sayısız anısına döner:  diğer çocuklara karşı ciddi saldırıları, nesneleri tahrip edişi, oyun oynamayı reddedişi, muhalif kayıtsızlığı, Celia’nın gözüne verdiği zarar, öğretmenine verdiği hasar…. Sanki katliam tamamen öngörülebilir ve kaçınılmazdır.
Böylece katliamın derin dinamikleriyle beraber, taşıdığı ciddi narsisistik kırılganlıklarını telafi eden büyüklenmeci benliğin zaferini görürüz (Kevin şunu der gibidir: Ben kusurlu ve zayıf bir benliğe sahip değilim, elimde güçlü-yay-fallusumu tutuyorum.). Ancak bu –bana göre önemli bir nokta olan- , annesine sadece tümüyle kendisinin sahip olmasına olan mutlak ihtiyacıyla birleşir. Anne ve çocuk sonuçta yalnız kalır,  dünya sahnesinde ikisi de yalnızdır, her ikisi de sırları ve kopmaz bağlarının tutsağıdır - hapishane ziyaretlerinin son sahneleri, gerçeğe yol almalarının olasılığının nihayet başladığını kuvvetli bir biçimde çağrıştır. Kevin sonunda en çok  istediğine, annesine ulaşır.

‘Narsisistik kırılganlık’ olarak anılan öznenin belli bir formdaki nesneye ihtiyaç duyduğuna ilişkin ilginç bir çalışmada Kapsambelis (2011),  öznenin ihtiyaç duyduğu kötü nesne, aynı zamanda belli özellikleri ve zenginlikleri elinde tutan bir nesne olarak değerlendirir; nesne iyi niteliklerini kaybetmemiştir, ancak özneyi reddetmiştir. Böylece, böylesine bir nesneyle karşılaşınca özne kıskanç ve öfkeli bir tutum sergiler, genelde bir nesnenin bu şekilde düşünülmesi tutulmamış bir söz olduğunun duygusuna dayanır (s. 1107).

Öfke, kıskançlık ve intikam ihtiyacı daha sonra nesnenin reddedildiği, nesnenin kötü oluşunu onaylayan habis bir döngü oluşturur. Ancak derindeki ihtiyaç, “onarım” ihtiyacıdır.

Filmde, sessiz ziyaretlerin akabinde geçekleşen birlikte olma ve samimi bir anlama girişiminin olduğu son ziyarette Eva ve Kevin arasındaki nihai diyalog, sonuç bölümünde de göreceğimiz gibi Kevin’da, Eva’da ve ikisinin ilişkisinde,  bu onarım olasılığının bir işaretini verir.

Modern Kültürde Anneliğin İdealizasyonu ve Ambivalansın Yadsınması

Sonuçta, kendimize kültürün rolü nedir, sosyal etkiler ne kadar hesaba katılmalıdır ve bunların etkisi nedir diye sormalıyız. Pek çok ergen gibi, Kevin da belli bir imaj tapınmasının (“nasıl görünüyorsan öylesindir” bunlardan biridir) kurbanıdır ve bu tip bir kültürel güdü “mükemmel olmayanın katliamı”na katkı sağlayabilir.

Annelik üzerindeki sosyo kültürel baskılar kitapta da filmde de açığa çıkar. Fransız düşünür Elisabeth Badinter’ın (2010) yazdığı gibi, batılı toplumlarda en azından son yirmi senedir kadının rolünde, sanki kadın bir çeşit paradoksal gereksinimin içinde kilitlenmekle yükümlüymüş gibi temel bir gerileme görürüz: bir yanda tüm alanlarda (hem işte hem de hayatının diğer alanlarında) kendini gerçekleştirmek, diğer yanda mükemmel bir anne olmak… Badinter buna ilişkin geçerli bir okuma sunar: tek çocuğun sayıca üstünlüğü, sıklıkla yaşamın ilerleyen yıllarında sahip olunması, anneliği öne çıkarması, sanki arzulanan çocuk olmamıştır – seçilmiştir. Bu seçim bir paradoksa işaret eder, kadın doğurmayı seçtiği çocuğa karşı daha fazla görevi olduğunu bilinçdışı olarak hisseder, şöyle der gibidir: seçtiğime göre, şimdi başarısız olamam, kusurlu/eksik olamam. Seçim kendini gerçekleştirme projesinin bir parçasıdır ve her gebelikte, her doğumda var olan bir fizyolojik ambivalansın inkârı olarak sonuçlanan bunaltıcı bir sorumluluk verir. Bu “hayali aura” (s. 16)  ile örtülü olarak, medya ve toplumun talepleri ile bombalanan annelik, bir kadın için kendini cezalandırma ve kendine saldırmak şeklinde acı dolu bir deneyime dönüşür.  Gerçekten de Eva, Tribeca’daki sevgili dairesinden nefret ettiği bir eve (‘Bu evden nefret ettim.’), kendisini farklı ve düşmanca hissettiği bir sosyal topluluğa taşınmak için vazgeçmiş ancak bunu “çocuğun iyiliği için” kabul etmiştir. Çocuğa karşı ambivalans bu erken dönem işaretleri kocası, doktorlar ve toplumun belirgin ihtilafından oluşan birlik tarafından çoğunlukla inkâr edilmiştir. Anneliğin idealizasyonunun diğer tarafında bun benzer bir çocuğun idealizasyonu olduğunu düşünüyorum: mükemmel anne, kendisi de mükemmel olan ‘tahminen iyi’ çocuğa uygun olmalıdır. İnsan hayatındaki her duygunun ambivalansının inkârı için her türlü çabayı gerçekleştiren modern kültürde, Eva ve Kevin da anne-çocuk ilişkisinin kendisini içinde bulacağı karşılıklı tuzağın sembollerini temsil eder.  “Anneye özgü olanın yücelmesinin kutlanması” (Badinter, s. 52) – ve bebeğe özgü olanı yüceltmeyi de ekleyebilirim – sıklıkla post modern adam ve kadınları, çoğunluğunu bu idealizasyona uymaya çalışan kadınların oluşturduğu ve kendi içsel dünyalarının karmaşıklığı ile iç içe geçen, suçluluk ve yetersizlik duygularını azdıran kolektifin baskılayıcı talepleriyle karşılaşmalarında yalnız bırakır.

Winnicott, analistin kendi duygularının sahiciliğinin ve bazen hastalarına karşı hissedebilecekleri nefretin farkında olmasına ilişkin ihtiyacı akıllıca vurgular (1949);  aynı şekilde bir anne de “ hiçbir şey yapmadan bebeğinden nefret etmeyi tolere edebilmelidir…  Anne ile ilgili en dikkat çekici şey, onun bebeği tarafından incitilmesi ve bundan ne kadar nefret etse de bunu çocuğa ödetmeme ve nihayetinde gelebilecek ya da gelmeyecek ödüller için bekleyebilme becerisidir” (s. 73). Bazı hastalarla gerçekten de çocuğunun doğmasını bekleyen ya da yeni doğan çocuğunun karşısındaki bir anne durumunda kalırız ve bu anne “bebeği ondan nefret etmeden önce ondan nefret eden ve bebeği, annesinin kendisinden nefret ettiğini bilmeyen” annedir (s. 72). Bazı psikotik hastalarla olduğu gibi, Kevin da annesinin “nesnel nefretini” duyma ihtiyacındadır, böylece kendisine yönelik nesnel bir sevginin var olduğuna, gerçek duyguların var olduğuna inanabilir: sadece nefret edildiği duygusunun deneyimlenmesinden sonra sevildiğine inanabilir. Sadece bu şekilde Kevin Eva’nın kendisini sevdiği gerçeğine inanabilir (‘bir şeye alışmış olman, onu sevdiğin anlamına gelmez; sen bana alıştın’).  Tüm filmi Kevin’ın annesinin nefretini, bir gün sevilebileceğine inanmak için kışkırtma girişimleri olarak okuyabiliriz.  

Bu ambivalans ve nefreti fark etmek, bunu çok derinlerinde her zaman hissetmiş olsa bile,  Eva için zorlu bir yoldur. Çift değerliği inkâr etme ve bunu özellikle annelikle ilgili her şeyde (“kendi oğullarından ‘hoşlanmayan’ annelerden hoşlanmayız”) inkâr etme eğilimi olan modern kültürde, sosyal koşulların da bir rolü vardır: idealize edilmiş bir “her şeyiyle iyi anne” fantezisi,  bugün “yeterince iyi anne”nin yerine geçmiştir. 

Sonuçta, söylediğimiz gibi, gerçeğin parçaları görünür olmaya başlar. Korunmuş ve sonda ele alınmış hapishane itiraflarında, Eva sabırla, “gelebilecek ya da gelmeyecek ödülün” (Winnicott, s. 72) beklentisi olmadan, gerçek duyguların tanınması için, Kevin’a karşı hissettiği ve daha fazla tolere  edilemeyecek olan “nesnel nefretini” fark edebilmesi için bir süreç elde eder. Olası otantikliğe bu erişim Kevin’ın büyüklenmeci fikirlerinin evreninin dağıldığı son sahnede ipuçlarını verir. Anlaşılan Kevin’da da Eva’nın deneyimine paralel bir durum oluşmuştur:



“On bir kişiyi öldürdün. Kocamı. Kızımı. Gözlerime bak ve nedenini söyle…”

“Bildiğimi düşünüyordum, şimdi emin değilim.”

“Teşekkür ederim.”





[Açıklamalar]
[1](ç.n.) Yazar “sonradanlık/sonradan” anlamına ulaşmak için ”apres-coup” terimini kullanmıştır. Psikanalitik literatürde bu terim ilk olarak “Nachträglichkeit” olan Almanca bir terim olarak karşımıza çıkar ve anlamsal olarak (1) geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması, (2) geçmişteki deneyimlerin şimdinin anlamını belirlemesi gibi çift yönlü bir ifade olarak tanımlanabilir. Fransızca olan “apres-coup” terimi ise geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması şeklinde tek yönlü bir ifadedir. Metnin akışına göre, Fransızca tanımlamanın kullanılmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. • Terimin Almanca, Fransızca ve İngilizce açıklamalarına ilişkin detaylı bilgi için Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011 içinde, Gerhard Dahl’ın “Benlik Örgütlenmesinin Gelişiminde Nachträglichkeit’ın İki Zaman Yöneyi: Kavramın Adı Konulmamış Travma ve Kaygıların Simgeleştirilmesi Açısından Önemi” adlı makalesi okunabilir.

[2] (ç.n.) Orijinal metinde “ambivalence” kelimesi kullanılmaktadır. Kelime Türkçe’de ‘ikircikli’ olarak kullanılmakla beraber tam anlamı karşılamadığı, tam karşılığın ‘çift değerli’ ya da ‘iki uçlu’ olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte ‘ambivalans’ kelimesi Türkçe metinlerde de kullanıldığı ve özellikle psikanaliz okumaları yapanlarca sıkça karşılaşılan bir kavram olduğu düşünüldüğünden çeviride aslına sadık kalınacak ve ‘ambivalans’ kelimesi kullanılacaktır.  

Kaynakça
Bandinter E (2010). Le conflit, la femme et la mere. Paris: Flammarion.
Bergeret J (1994). La violence et la vie. Paris: Payot et Rivages.
Bion WR (1962). Learning from experience. London: Heinemann.
Bleger J (1962). Simbiosis y ambiguedad: estudio psicoanalitico (Symbiosis and ambiguity, a psychoanalytic study. New York: Routledge, 2012)
Bohleber W (2007). Remembrance, trauma and collective memory. Int J Psychoanal 88:329–352.
Ferruta A (2010). Continuita e discontinuita nel narcisimo sano e patologico, presented at the Milan Center of Psychoanalysis
Francesconi M. (2009). Adolescenti: cultura del rischio ed etica dei limiti. Franco Angeli: Milano.
Freud S (1905). Three essays on the theory of sexuality. SE 4 Freud S (1920). Beyond the pleasure principle. SE 9
Freud S (1929). Civilisation and its discontents. SE 10.
Herzog JM (2005). Los Degradados: out, down, dead: Transmitted and inflicted trauma as encountered in the analysis of a 6-year-old girl. Int. J. Psychoanal 86:291–310.
Lichtemberg JD (1989). Psychoanalysis and motivation. Hillsdale, NJ
Kaes R (1993). Trasmission de la vie psychique entre les generations. Paris: Dunot.
Kapsambelis V (2001). La ‘fragilite narcissique’, une clinique contemporaine. Rev Franc de Psychoan 4:1097–1112.
Klein M (1957). Envy and gratitude. London: Tavistock.
Kohut H (1971). The analysis of the Self. New York, NY: International UP.
Kohut H (1977). The restoration of the Self. New York, NY: International UP.
Meotti A e F. (1997). Da una generazione all’altra: scissione e integrazione nel campo multi generazionale, presented at the Milan Center of Psychoanalisis
Ogden T (1997). Reverie and interpretation. Sensing something human. Jason Aronson Inc.
Winnicott D (1949). Hate in the countertransference. Int J Psychoanal 30:69–74.
Winnicott D (1971). Playing and reality. London: Routledge.

Orijinal Metin: VALDRE, Rossella; “We need to talk about Kevin”: an unusual, unconventional film - Some reflections on ‘bad boys’, between transgenerational projections and socio-cultural influences (The International Journal of Psychoanalysis, Int J Psychoanal (2014) 95:149–159 / doi: 10.1111/1745-8315.12188)
** Bu çeviri daha önce ébir Delinin Hatıra Defteri" isimli blog sayfamda 07.08.2016 tarihinde yayınlandı. 

18 Mayıs 2020 Pazartesi

“Yeterince İyi” Kavramının Vaatleri ve Tehditleri


Yeterince İyi Hayat isimli bir blog oluşturmaya karar verdiğimde, Winnicott’ın “yeterince iyi anne” kavramsallaştırmasını anlattığı metni aradım. Bloğun alt kısmında bir alıntı olarak ona yer vermeyi istiyordum, böylece takipçiler ismin kaynağını aldığı kavramı görüp, yeni ve kişisel çağrışımlara, anlamlara ulaşabilirdi. Kitaplığımın çoğu kutular halinde depoda durduğundan, elimin altındakileri gözden geçirdim, bulamadım. Sonra internette aramaya başladım, kitap ve makaleleri bulmaya çalıştım. Ancak istediğim şeye ulaşamadım. Onun yerine kavramın nasıl anlaşıldığına ilişkin pek çok yazıya denk geldim. Bir süredir bu kavramı zaten kullanıyordum “yeterince iyi” kısmını yani ve çokça kullanıp çokça üzerinde düşündüğüm bir kavramdı ancak arama motorunun bana sunduğu imkanlar çerçevesinde karşılaştıklarım beni kavramın içinde barındırdığı vaatler kadar tehditler konusunda da düşünmeye itti.

Biraz temkinli bir insan olduğumdan –birazJ-, madem vaatler ve tehditler üzerine yazacağım (ki bunlar benim algıladığım haliyle)  yine de bir kaynak taraması yapmanın yararlı olduğunu düşündüm. Kafamda yazının taslağı oluşurken, okumalarımı seçtim ve üzerinden geçtim. Winnicott okumak keyiflidir zaten; çok incelikli ve açıklayıcı bir dili vardır. Kafa kolay karışmaz. Okuduklarımla birlikte kafam karışmadığı gibi, başlangıçta algıladığım şekliyle kavramın kullanımıyla ortaya çıkan vaatler ve tehditler de daha gerçek göründü gözüme.

Şimdi yazmaya başlayacağım şekliyle “yeterince iyi” benim Winnicott’ı anlamam üzerinden gelişecek. Nasio’nun “Jaques Lacan’ın Kuramı Hakkında Beş Ders” kitabında çok sevdiğim bir tanımlaması var, der ki “ben size benim Lacan’ımı anlatacağım”. Ben size benim Winnicott’ımı ve benim “yeterince iyi”mi anlatacağım. Bu yazıyı sadece Winnicott anlatmak için yazmıyorum tabi. Umudum ve arzum kavramı genişleterek “Yeterince İyi” altında toplayabileceğimiz – okul, ebeveyn, terapist, terapi, hayat gibi – diğer şeyler hakkında da düşünebilmek. Tabi farklı okumalar ihtimalini hep hatırladığım için yeni düşünme kapıları açmak üzere geribildirimlerden yararlanmayı umuyorum her zamanki gibi.

Winnicott ve “Yeterince İyi Anne” - Vaatler


Bir kavram sadece “bir kavram mıdır?”… Winnicott okuyorsanız, kuramını oluştururken bir kavramı kullanmadan önce, önceki yazılarında ona dair bir şeyler söylemiş olduğunu görürsünüz. Yani önceki bir kavramsallaştırma ve kuramsal zemin, sonrakine hazırlık gibidir. O yeni şeyi önceden düşünmüştür, tohumunu ekmiştir ve tohumun izini sürebilmeniz için de işaret bırakmıştır. Geriye bu tohumun onun içinde bir çiçeğe, meyveye dönüşmesi, bir sonraki yazısında onu bulmanızı sağlaması ve bundan elde ettiği tohumları, meyveyi sunduğu yazısına ekerek, yeni meyveyi/çiçeği beklemek kalır. Dolayısıyla okurken, birbirleri ile hiç bağlantısı yokmuş gibi görünen makalelerden geçtim ve her birinde kuramını oya gibi işlediğini izlemenin keyfine vardım.

Söz konusu kavram “yeterince iyi anne"… Winnicott “yeterince iyi anne” kavramını sunmadan önce, “sıradan fedakar anne”den, “kolaylaştırıcı çevre”den bahseder.  Hikaye 1941 tarihli “Bebeklerin Düzenlenmiş Ortamda Gözlemlenmesi” yazısıyla başlar, ilk yazımı 1963 yılında gerçekleşen ve 1971 yılında ölene kadar üzerinde çalışmaya devam ettiği “Çöküş Korkusu” makalesine kadar devam eder. Yapmaya çalıştığı şeyin kavramın öneminin anlaşılması kadar sınırlıkları ve uygulanabilirlikleri açısından da değerlendirilmesine özen göstermek olduğuna inanmak istiyorum. Peki, döne döne anlattığı bu “yeterince iyi” nedir?

Winnicott için “yeterince iyi anne” pek çok açıdan merkezi bir konumdadır. Ancak bu anne her şeyden önce, “sıradan fedakar anne”dir.  Bu anne sıradandır; çünkü özel meziyetlerle donatılmış değildir,  ille yüksek eğitimi olması, entelektüel ya da sofistike bir kadın olması gerekmez, bir hiyerarşi içinde yer almasına da gerek yoktur. Onu sıradan yapan şey, her gün karşılaştığımız herhangi bir kadın olmasıdır ancak özel kılan şey “adanma” kapasitesidir. Winnicott bu adanmışlığı “birincil annelik tasası” ile açıklamaya çalışır. Bu kadın, bebeği doğmadan önceki birkaç ay kademeli olarak onun hakkında düşünmeye, ihtiyaç duyabileceği şeyler konusunda artan bir duyarlık göstermeye başlar. Bebeği doğduktan sonraki birkaç hafta (belki ilk bir buçuk ay) bu adanmışlık yoğun bir şekilde devam eder. Bu öyle derin bir adanmışlıktır ki, normal zamanlarda delilik olarak değerlendirilebilir. Ancak özel bir durumda geliştiği ve sonlandığı için delilik olarak adlandırılamaz. Daniel Stern buna “annelik deliliği” der; bebek o kadar savunmasız ve çaresizdir ki, tek başına hayatını sürdürebilmesi imkansızdır ve annenin deliliği onun hayatta kalmasını sağlamak konusunda işe yarar. Bu süreçte Winnicott olayın bir “sembiyoz” olmadığının altını çizer, burada gerçekleşen şey karşılıklı bir bağımlılık ve yararlanma değildir der. Onun yerine gerçekleşen kendilik bütünlüğüne ulaşmış bir kişinin (anne), henüz kendiliği oluşmamış bir diğeri ile “özdeşleşebilmesi” ve diğerinin (bebek) de bu duruma bağımlı olmasıdır ve bununla birlikte bu bağımlı olma durumu sadece “anne” tarafından bilinir. Anne bu “bedensel ihtiyaçlar” (Winnicott bu süreçte bir içgüdü ya da dürtü tanımlaması yapmaz) hakkında fikir sahibi olabilmek ve bebeğe bu ihtiyaçları kendi kendine karşılayabildiği (omnipotans – tüm güçlülük) yanılgısını yaşatabilmek için bebekle özdeşleşir, bebeği de bu özdeşleşme yoluyla deneyiminin bir yanılgı olduğunu bilmez. Der ki, “anne, memeyi tam bebeğin istediği zaman, istediği yere konumlayarak bu yanılgıyı gerçekleştirir”. Bebek belli bir yapı, gelişimsel eğilimler, kendiliğinden hareketler gibi potansiyellere sahiptir ve sıradan fedakar anne tutumuyla önce bebeğin yapısının ortaya çıkmasına ardından gelişimsel eğilimlerini ortaya koymasına, kendiliğinden hareketleri deneyimlemesine ve son olarak da erken dönem duygulara sahip olmasına olanak tanır. Burada annenin adanmışlığının kısa bir süre sürmesi gerekliliğini vurgulamak önemli, çünkü ancak “yeterince sağlıklı” bir anne bu duruma kendini bırakabildiği gibi bundan çıkabilir de. Hatta Winnicott’a göre anne bundan çıkmaz, onu bebeği bu durumdan kurtarır ve anne de buna izin verir. Bu süreçte bebek deneyimlenen eksikleri “annenin” eksikleri olarak algılamaz, çünkü anneyle bebeğin tek bir beden gibi sürdürdüğü yaşantı hala devam etmektedir, dolayısıyla henüz ortada ne bir “bebek” ne de bebeğin algıladığı farklılaşmış bir “anne” vardır. Anne bebeğin bedensel/duyusal ihtiyaçlarının ortaya her çıkışında bebeğin “varoluş sürekliliğinin” bozulmaması için oradadır çünkü.

Şimdi karmaşık bir konuya girmeye çalışacağım… Winnicott’ın “being - olmak” diye tanımladığı bir şeye. Winnicott’a göre başlangıçta bebek yoktur; daha doğrusu öyle bir durum içindedir ki var oluşunun farkındalığına sahip değildir, “not being” konumunda bulunur ve bu konum büyük yaşamsal potansiyel ile doludur. Doğum bu konumun ilk bozulduğu zamandır denilebilir, bebek ilk defa kendine ait bir bedene sahip olur ve annenin bedeninden çıkmasıyla ihtiyaçlar görünür olur, “olma” haline geçer. Olmadan, ben olmaya doğru bir süreç başlar ve bu süreçte, bebeğin varoluşsal sürekliliği yoğun tehdit altında kalırsa, bu tehdit sık sık gerçekleşir ve bebeğin varoluş sürekliliği yara alırsa o zaman ruhsallıkta hep o ilk “olmama” durumuna geri dönmeyi arzulayan, “çöküş korkusu” olarak adlandırılan, hatırlanamayan, izi sürülemeyen bir yara ortaya çıkar. Bu yara, olmama haline geri dönmeyi arzular, çünkü tekrar olma haline geçme ve yaşama baştan yatırım yapma şansına sahip olan bir ruhsal çekirdek oluşur. Eğer anne birincil annelik tasasına sahipse bebeğin ihtiyaçları ile özdeşleştiğinden, bebeğe tüm güçlülüğü yaşatarak bu olma halinin bozulmamasını, bebeğin “varoluşsal sürekliliğinin” zedelenmemesini sağlar. Ancak bu şekilde bebek yapısını, gelişimsel eğilimlerini, kendiliğinden hareketlerini ve ilk duygularını ortaya çıkarabilir. Ve bu sayede gerilim anlarının geçici olduğunu, bunun bir süreç olduğunu deneyimleyebilir. Bu süreç de bir olgunlaşma süreci olarak tanımlanabilir, bebek “olmaktan”, “ben olmaya” doğru yol alır. Ama hala gerçekleşmesi beklenen bir şey vardır; anne adanmışlığını/özdeşleşmesini bebeğinin olgunlaşma potansiyeline bağlı olarak kademeli bir şekilde “bozmaya” başlamalı, bazı eksikler, engellemeler ve hatalar yapabilmelidir. İlk engellenme deneyimiyle anne, birincil annelik tasasını geride bırakarak, “yeterince iyi bir anne” daha doğrusu bebeğin bütünlük içinde algıladığı şekliyle “yeterince iyi bir çevre” oluşturur, bebek bu noktada nesnesini yani “anneyi” yaratır. Freud “nesne nefretten doğar” der… Anne engelleme yaratmazsa bebek nasıl nefret ile tanışabilir? Bu nefret olmazsa dış gerçeklik ve öteki ile nasıl karşılaşır? Ve ilk nefret, bebeğin nefreti midir?  

Burada çok tartışmalı olabilecek bir konuya girmem gerekiyor; annenin bebeğine nefreti… Bizimki gibi annenin kutsallığının her şeyin önünde olduğu, ona atfedilen sıfatların sadece sevgi, güzellik ve iyilikle çerçevelendiği ve buna paralel olarak da beklentinin (hem anne olunması gerekliliği, hem de iyi bir anne olunması gerekliliği) çok yüksek olduğu bir toplumda bunu tartışmak o kadar kolay değil. Muhtemelen bunu tartıştığı makalesi “Karşı Aktarımda Nefret”, sadece psikoterapistler için önemli bir kaynak olarak anılıyor oysa birincil annelik tasasını yaşayan ve ardından bundan çıkarak yeterince iyi bir anne olmaya doğru ilerleyen, anne olarak bebek tarafından yaratılan ve anne olmayı bebeğiyle öğrenen her kadın bebeğinden nefret eder. Bu nefret bilinçdışıdır, ancak annenin bebeğin bilmeden gerçekleştirdiği tüm yıkıcılığa öfke ile tepki vermesinin önüne geçen şey bu nefretle birlikte var olan sevme becerisidir ve bu da kadını yeterince iyi anne olmaya götüren şeydir. “Biraz uyusan da ben bir kahve içsem”, “bu kaçıncı bez değiştirme” ve hatta daha öncesi “ne zaman doğacaksın artık, seni taşımaktan çok yoruldum”, “ay bu doğum benim bedenimi çok bozacak şimdi”, “of, doğduğu zaman bütün hayatım değişmek zorunda kalacak”, “inşallah kardeşime benzemezsin” gibi tüm söylemlerde annenin bebeğine duyduğu nefretin izlerini bulabiliriz. Çünkü bebek annenin kendi öz ürünü değildir, onu yapmak için birine ihtiyaç duymuştur ki bu onun eksikliğini hatırlatır, daha oluştuğu an itibarıyla bedeni için tehdittir, doğduğunda çok çaresizdir ve onun bakımına mutlak olarak ihtiyaç duyar, hayatını değiştirir ve Winnicott”ın saydığı daha pek çok nedenden dolayı nefret edilmesi normaldir. Bu nefret, yeterince sağlıklı bir annenin ruhsallığının doğal bir parçasıdır da… Bu nefreti işleyebilen bir anne, bebeğini tanımanın, ihtiyaçlarını öngörmenin peşine düşer, gelişiminden keyif alabilir ve bu gelişim/olgunlaşmayı kademeli olarak bebeğin lehine çevirebilir. Bunu, bebeğin nefret edebilmeyi başarabilmesi için kullanabileceği bir araç gibi de düşünebiliriz. Nefreti işleyebilmesini kolaylaştıran şey ise ona bu kadar kötü muamele eden bu “küçük canavara” sadece kötü davranmaması değildir, aynı ölçüde belki de hiç gelmeyecek ödülleri umut etmeyi de başarabilmesidir. “Nefretin farkında olmak”, der Winnicott, “kişinin tepkilerini yönetebilmesini sağlayan bir kaldıraç gibidir”. Bu sayede bebeğinin kaygı duyabileceği, çatışma yaşayabileceği, doyuma ulaşabileceği bir çevre, kendisinden nefret edebileceği engellemeler yaratabilir ve ancak ortada hem nefret edebileceğiniz hem de sevebileceğiniz bir şey varsa “gerçek” olduğunu bilirsiniz.

Bu kademeli engellemeler hep bebeğin zamanına, olgunluğuna, deneyimine uygun olmalıdır; dolayısıyla anne özdeşleşmesini de kademeli olarak bozar. “Çöküş Korkusu” makalesini inceleyen Sara Kolker şöyle der, “her bebeğin kendi iç zamanı vardır; bu kişisel zaman bebeğin kalıtsal donanımıyla, annenin derin doğası arasındaki birliğin bir ürünüdür. Bu bebek açısından kişiliğini oluşturan iki etkenin – kalıtım ve çevre – kaynaştığı noktadır”. Yeterince iyi bir annenin alameti farikası, bu iç zamanı takip edebilme becerisidir. Ancak bu şekilde bebeğine özgü, onun katlanabileceği şekilde, sürede ve şiddette engellemeler, hatalar, eksikler ve yetersizlikler ortaya koyabilir. Bunun bir diğer önemi “beden bebeğin”, ruhsallığa sahip olmasının, özdeşleşme gerçekleştirebilecek kapasiteye erişebilmesinin – ki bu ilerleyen dönemlerde empatiye doğru evrilecektir – ve nihayetinde bir zihne/zihinsel işlevselliğe erişebilmesinin de yolunu açmaktır. Bion, Winnicott’ın tam aksi tarafından, bebek açısından düşünme becerisi/zihinsel işlevsellik kuramını geliştirmiş olsa da ikisi de temelde aynı şeyden bahsediyor gibidir: düşünme ancak boşluktan doğabilir. Winnicott’a göre yeterince iyi anne, bu boşlukları yaratır; bebek kendi kendine kalabildiği zaman dış gerçeklikle temas edebilir ve bu temas sırasında kendi algısal gerçekliği ile dış gerçekliği test edebilir. Nesne/öteki/anne, özne bebek için engellemeler yarattığı zaman bebek kendine ait ihtiyaçları olduğunu ve bunun dış gerçeklikte o olmayan biri tarafından karşılandığını deneyimleyebilir. Bu ancak varoluş sürekliliği oluşturulduktan sonra sağlıklı bir gelişim olarak düşünülebilir. Engelleyici deneyimlerin dışarıdan geldiklerini algılaması, bunu düzenleyen ve onu yatıştıran birinin varlığı, bu kişinin yokluğunda buna belli bir süre katlanabilmesi ve katlandıkça bu sürenin artması, sürecin inişli çıkışlı/başlangıçlı sonlu doğası, sakinleşebilmek için yöntemler üretebilmesi (düşlemleri, düşünceleri, geçiş olguları ve nesneleri gibi), iç ve dışın, bugünün ve yarının, zamanın ve kendiliğin bütünlüklülüğünün deneyimlenmesi sırayla ve hep yeterince iyi annenin işlevselliğindeki azalmalar yoluyla mümkün olabilir.

Bir kendilik çekirdeği oluştuktan sonra, katlanılması mümkün olmayan uzun süren engellemeler ruhsal-bedenin karşısında çok fazla işleyen zihnin ve kendine yeten bir bebeğin; hiç engellenmeme ve dış gerçekliğin sürekli bozulması, omnipotan/tüm güçlülük yanılsamasının bozulmaması ise zihinsiz/mental işlev gerektirmeyen bir ruhsal-bedenin gelişmesine neden olur. Kademeli olarak artacak başa çıkma, engellenme toleransı ve mental kapasiteyi zorlayan durumlarda diğer olasılıklar, hayal gücünün ketlenmesi, beden duyumlarına aşırı yaslanma ya da gerçek kendiliğin tehdit altında olduğu endişesiyle sahte bir kendilik geliştirme olabilir…

Bebek ona yeterince iyi, kolaylaştırıcı bir çevre sağlayan yeterince iyi bir annenin varlığında güvenli bir çekirdek oluşturur. Bu çekirdek varoluşunun tehdit altında olmadığını, kendi olmanın keyif veren bir şey olduğunu ve güvenli bir öteki etrafındayken “kendi başına kalabileceğini” ve bunun da keyif veren bir deneyim olduğunu hissettirir. Bu deneyim, sürekli ve güvenilir bir nesne/anne algısına erişim yoluyla, zarar görmeyeceğine dair olumlu bir duygusal deneyim sayesinde gerçekleşebilir. Birincil yaratıcılıktan sonraki yaratıcı deneyimlere, oyun oynama kapasitesinden simgesel düşünebilme becerisine ve memeden kesilmeyi de içerecek şekilde tüm engellemelere katlanabilmenin ve bunlar içinden daha gelişmiş bir kendilik ile çıkabilmenin yolu, yeterince sağlıklı, kendi duygularının farkında olup onları dönüştürme çabasında olan, birincil annelik tasası ile önce bebeğine kendini adayabilen ve ardından kademeli olarak kendini geçersiz kılan yeterince iyi bir anne sayesinde gerçekleşebilir. 

Bu durumda yeterince iyi kavramının temel vaadi, doğalında zaten gelişmesi mümkün olan, hem annenin kendi içsel ritmini anlayıp bildiği, hem de bebeğin içsel ritmini anlamak üzere çaba gösterip ona tam uyumlandığı durumda, gelişimin de kaçınılmaz olarak çocuğun en yüksek yararına seyredeceği şeklindedir. Ve vaad, “doğal” olana bir vurgu üzerine de inşa edilmiş görülebilir.

Peki, Ya Tehditler?


Buraya kadar yeterince iyi bir annenin “mükemmelliğinden” ve merkezi konumundan bahsettik. Kavram sonsuz bir gelişim potansiyeli sunma vaadiyle donatılmış gibi ve annenin işi çok zor görünüyor… Bir kadın, anne olmaya hazırlanırken yeterince sağlıklı olduğunu, ruhsallığının işleyişi ve duygularının farkında olduğunu, birincil annelik tasasını geliştirdiğini, bebeğini tanıdığını ve nihayetinde “yeterince iyi bir anne” olabildiğini nasıl anlayabilir? Winnicott tüm kuram boyunca bu vaatleri sıralıyor ama “nasıl” olunacağına dair bir formül vermiyor. Hele hele günümüz annelik ve kadınlık nosyonları, algıları hakkında düşününce, sıradan ve yeterince iyi olmak hiç cazip görünmezken bir anne adayına/anneye bu yolda eşlik etmek pek kolay değil gibi.
Bana öyle geliyor ki Winnicott’ın amacı anneye fazladan bir yük yüklemek değil aslında; yani okudukça onu algılayışımda beceriksiz anneliği eleştirip duran birinden, “aslında annenin işi zaten çok zor: ey ruh sağlığı uzmanları, pediatristler, kadın doğumcular; ey kıymetli baba, anneanne, teyzeler dayılar ve tabii ki kademe kademe genişleyerek tüm toplum… Bu konuda bize düşen iş çok, anneye yardım edelim” diyen birine dönüştü. Ya da onu böyle bir şey derken hayal etmek hoşuma gidiyor… Sanırım tüm bu kuramsal çerçeveyi hazırlarken bu durumun annenin omuzlarına yüklenecek fazladan bir iş yükü olmasını düşlemedi, nihayetinde “bir dakika, bebek bebek diyorsunuz da, ortada bir de anne var” diyen ilk kişi de o. Yani tam böyle demiyor tabi, bu benim hayalimde konuşan Winnicott, o daha çok şöyle diyor “ tek başına bebek diye bir şey yoktur”… Dolayısıyla bizim anne hakkında daha çok konuşuyor olmamız lazım ancak bu konuşmayı annenin ne yapması, nasıl olması gerektiği ekseninden çıkarıp,  annenin bu zorlu işi yeterince iyi götürebilmesi ve doğal ritmini bulabilmesi için, onun için ne yapabileceğimizi konuşmaya başlamamız gerekiyor. Sanırım bu konudaki en büyük tehdit, anneyi yalnızlaştıran ve tüm işi ondan bekleyen bu anlayışı görmezden gelmemiz ve/ya normalleştirmemiz. Yazının konusu bu değil tabi ama belki artık üzerinde düşünmeye başlamamız gereken konu, anneye yetersizlik, yanlışlık ve yalnızlık hissettirmeden yardımcı olmak için ne yapılması gerektiğidir.

Bir başka tehdit, yeterince iyi bir annenin sadece biyolojik anne olması gerekliliğine ilişkin algıdır. Psikanalizden biliyoruz ki ruhsallığımızın kadınsı ve erkeksi parçaları olduğu kadar, özdeşleşmelerle gelişen annesel ve babasal taraflarımız da var. Konunun bir kısmı bunun yadsınıp yadsınmadığı ile ilgili elbette ancak yazının konusu bu değil ve bu tehdit kendi başına varlığıyla, sonrasında oldukça saldırgan bir söyleme dönüşüyor. “Yeterince iyi bir anne” olmanın yüküyle donanmış biyolojik anneler, bundan kaynaklanan beklentilerin hepsini “mükemmel bir şekilde” karşılama uğraşının verdiği gerilimle oldukça saldırganlaşabiliyor. Ve şöyle şeyler duyabiliyoruz: “anne olunca anlarsın”, “sizin çocuğunuz var mı; yoksa anlayamazsınız”, “ben anneyim, beni anlayamazsınız”, “tabi evlat edinmek de güzel ama bir doğurmak değil yani” ya da “a evet evde evcil bir hayvana bakmak da çok şefkatli bir iş ama anneliğin yerini hiçbir şey tutamaz”. Hayır, yanlış anlaşılmak istemem; niyetim annelere tekrar “kötü” damgası yapıştırmak ve onları suçlamak değil. Daha çok bütün bu beklentiyi, kendi arzularımızı ve endişelerimizi onların üzerine boca ettiğimizde onları nasıl savunmasız, kırılgan, kendileri hakkında düşünemez ve dolayısıyla saldırgan hale getirdiğimizi anlatmaya çalışıyorum. Oysa Winnicott kendi bile birincil annelik tasasından bahsederken bebeği karnında büyüyen bir kadının buna daha kolay erişeceği düşünülse de başka birilerinin de bu potansiyele kolaylıkla erişebileceğini, kadın olmanın bile gerekmediğini, hatta meme yerine bir biberonla bile bu işlevselliğin gösterilebileceğini söylüyor. Çünkü nesnenin kendisi ve işlevinden çok, bunun sunulma şekli ve anlamı üzerinde duruyor; meme bir organ değil bir iletişim aracı, memeden kesmek de bir eylemden diğerine geçmek değil bir engellenme sürecinden sağ çıkma deneyimi.

Diğer bir konu annenin, tıpkı bir bebeğin tek başına var olamayacağı gibi, kendi kendine anne olmadığının unutulması; babadan ve anne için kolaylaştırıcı çevreden hiç bahsetmiyor olmak da önemli bir tehdit gibi görünüyor bana. Neden annenin, yeterince iyi işlevsellik göstermesinde babanın rolünü hiç konuşmuyoruz? Anneler kadar kutsal olmadıkları için mi, yoksa “eh işte, erkek sonuçta, anlamaz” olduğu için mi? Ya da sadece zaten anne onu bebeği olsun diye kullandığından, bir kenara fırlatıp attığı için mi? Bu arada fiili bir baba olmak zorunda değil; eşi ölmüş, eşinden ayrılmış ya da alternatif yollarla çocuk sahibi olmuş kadınlar da var. Daha çok şöyle demeye çalışıyorum; bir kadının bebeğiyle özdeşleşebileceği ve bu sayede bebeğini tanıyabileceği, kendini bebeği için var edebileceği o özel zamanda sadece bununla ilgilenebiliyor olma “lüksüne” sahip olması için bir çevre düzenlemesi yaratılması önemlidir. Yani ona, “sen bundan başka hiçbir şey için endişelenme; diğer her şey yolunda ve yolunda kalması için elimden geleni yapacağım” diyen birilerinin varlığı olmazsa, anne faturalar, varsa diğer çocuklar, ekonomik güçlükler, ev işleri ya da işin gerektirdiği tüm streslerle boğuşurken kendini bebeğine adayabilir durumda olamaz diye düşünüyorum.

Ve bir tehdit de normal olmayan gelişimsel her türlü olay… Bebek prematüre ya da bir sağlık sorunu olarak doğabilir, bebeğin beklendiği süreçte büyük bir kayıp yaşanmış olabilir, anne ciddi bir sağlık sorunu (ruhsal ve/ya fiziksel) ile boğuşuyor olabilir ya da gerçekten öngörülemeyen bir stres sürecinden (bkz. Covid-19) geçiliyor olabilir. Annenin yaşadığı, kendi varoluşsal sürekliliğinin bozulacağına ilişkin kaygılar varken elinden gelenin en iyisini yapıyor da olabilir bu arada. Ancak bu tehdit hem anneyi hem de herkesi sarsan bir nitelikte olduğunda işlevselliğini kaybetmiş olabilir. Bu durumda anneyi bebeğine ihtiyacını vermediği için suçlamak nasıl olası olabilir?

Aklıma şimdilik gelen son tehdit ise annenin yeterince sağlam bir ruhsal çekirdeği olsa da her çocuğun aynı içsel zamana sahip olmadığının unutulması diyebilirim. Ve hatta en çok gözden kaçanın ve en zorlayıcı tehdidin bu olduğunu söylemek mümkün. Bu, annenin çocuğuyla ilgili algısı/düşlemi ile ilgili olabileceği gibi biz uzmanların ortalama olarak beklemeleri gerekenleri yazdığımız yazılardan da kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta bunun bir kullanma kılavuzu ya da “her bebek neredeyse aynı” gibi algılama eğilimini arttırdığı, özellikle uzmanlaşma/en doğru olanı yapma kaygılarının yüksek olduğu günümüzde “plana uygun” gidildiği duygusunu yaşamak için yaslanılan bir dayanak noktası olması mümkündür. Belki burada hatırlatmanın en yararlı olduğu şey her bebeğin, her annenin ve her bebek anne ikilisinin oluşturduğu ilişkinin ve etkileşimin biricik ve çok özel olduğudur.

Böyle baktığımız zaman daha önce vaat olarak karşımıza çıkan “doğal bir araya gelme” durumunun, bir tehdit gibi geri dönmesi de mümkün görünüyor. Çünkü doğalı kimin tanımladığı, doğal için çaba harcanıp harcanmaması gerektiği, örneğin iki doğal arasındaki farkın hangisinin yeterince iyi olana daha yakın olduğu gibi kaygılar yaratıyor. Belki de burada hareket olanaklarını en çok zorlayanın bu kaygı olduğunu söyleyebilirim. Nihayetinde bu kaygı, kaygıyı deneyimleme şeklimize bağlı olarak kendi iç ritmimizi bulmamızın önüne fazlasıyla geçiyor olabilir. Zira günümüz insanı iç ritmini duyma konusunda çok fazla becerikli değil maalesef; hep kendi ihtiyaçlarımızdan önce “en iyi” olanı ve “sıradan olmayanı” bulma eğilimimiz kendi iç ritmimizi bile duyamazken, bir başkasının iç ritmine uyumlanmamızın önünde koca bir duvar gibi görünüyor bana.

“Yeterince İyi” Mümkün mü?


Yazıma başlarken Winnicott’dan bu kadar bahsedeceğimi düşünmemiştim, bana da sürpriz oldu. Daha önce dediğim gibi bu yazı,  “yeterince iyi” diye kavramsallaştırdığımız deneyimi, diğer deneyimlere de genişletebilir miyiz sorusu ve “yeterince iyi”ye yönelmemize neden olan algıladığımız vaatler kadar bu algımızın bizi düşüreceği tuzaklar da var mı üzerine…  Ama bu kadar yeterince iyi anne ve Winnicott anlattıktan sonra ben de buraya doğru nasıl ilerleyeceğimi merak ediyorum açıkçası.

Aklıma ilk gelen yeterince iyi dediğimizde bir şeyin yine de “iyi” olmasına dair vurgunun varlığı. Bir arkadaşımla bundan seneler önce bu kavramı tartışıyorduk; onun zihninde yeterince iyi annenin, hayal kırıklığı deneyimi yaşatan bir anne olamayacağını gördüğümde yaşadığım şaşkınlık dün gibi. Aslında bunu anlattığım her yerde aşağı yukarı bu “iyi olmak” gerekliliği algısıyla karşılaşıyorum. Bu da beni acaba “yeterince iyi” demek yerine ne diyebiliriz diye düşünmeye itiyor. Psikanalist Türkay Demir, “yeterince iyi” demek yerine “kararında” demeyi tercih ettiğini söyler. Bu bana çok doğru geliyor; yeterince iyi bir eksikliği göz ardı eder gibi bir tınıya sahip sanki ve “kararında” dediğimizde bir eksikliğe, hataya, yetersizliğe de içimizde yer açabiliyoruz gibi. Konu kültürel/dilsel bir mesele olabilir, çünkü orada takıldığımız yer sadece “yeterince” kelimesini kullanmıyor oluşumuz – ki böyle söylediğimizde hala olası eksikliklere katlanabilir bir ruh halimiz olabiliyor - . “Yeterince iyi” dediğimiz an sanki bu “olabildiği kadar” kısmını atlayarak “iyi olması gerekli” kısmıyla ilgilenir hale geliyoruz. Oysa bizim dilimizde “tam kararında”, “kıvamında” gibi tanımlamalar var ve biz bunun yapılması gereken şeyler yapılmış, olamayacak olanlar kabul edilmiş ve hayata devam edilmiş gibi anlama sahip olduğunda hem fikiriz – sanırım J - . Hatta çok sevdiğim bir “kulak memesi kıvamında” tanımlamamız var, hamur böyle olacak denmişse şöyle bir kulağımıza dokunarak kontrol ediyoruz ve ona en yakın doku/yapıda tutmaya çalışıyoruz çünkü aynısının/beklenenin birebir olamayacağını kabul ediyoruz peşinen. Bu yüzden her “yeterince iyi” kullandığım yerde ben zihnimde Türkay Bey’in tanımlamasını tutuyorum: “kararında”.

Bu yazıyı yazmayı düşündüğümde ve tabi ki bloğa böyle bir başlık vermeye karar verdiğimde, kişisel deneyimlerimin beni buna doğru yönlendirdiğini biliyordum; bir şey hakkında düşünmeye başladığımızda bunun kaçınılmaz olarak bizimle ilgili olduğunu düşünme eğilimindeyim. “Yeterince iyi”, diyordum kendi kendime, “neden bu kadar önemli? Kendine ne anlatmaya çalışıyorsun; özlemini çektiğin bir şeyi mi,  içinde olup olmadığını anlamaya çalıştığın bir şeyi mi, yoksa bu iyiyi tanımlarken kafanın nasıl karışık olduğunu mu?”. Sorular sormaya başladığınızda bazı şeylerin zihinsel olarak bildiğiniz gibi olmadığını fark ediyorsunuz ve yeni sorular, yeni sorular geliyor.
Kişisel deneyimimden öğrendiğim, kuramsal bilgiyi kişinin kendi kendisine uygulamasının neredeyse imkansız olduğu; bu işi nasıl zihinsel bir yerden yaptığınızı sizinle birlikte yürüyen bir eşlikçinin tuttuğu aynada görmeye başlamak bir dehşet duygusu yaratabilir. Konu şu; yeterince iyiyi konuşur, tartışır ve öğretirken, ruhsal olarak içine nasıl yerleşebilir, içinize nasıl yerleştirebilirsiniz? Yukarıda “yeterince iyi” ile ilgili anlattığım o kadar şeyin içinde belki en önemli kelimeler “eksiklik”, “hayal kırıklığı”, “kişisel içsel ritim/zaman” ve “doğal”… Çoğunluğunu gündelik dilimizde sık sık kullanıyoruz; kim tanımlıyor bunları? Bu kelimeler üzerinden bile düşününce, modern insanın yeterince iyi ile arasının pek iyi olmadığını fark etmek zor değil. Değil yeterince iyi bir anne olmaya, yeterince iyi bir yemek yapmaya bile tahammülümüz yok; yemek çok iyi olmalı, giydiğimiz çok iyi olmalı, görüntümüz, konuşmamız hepsi çok iyi olmalı ve sıradan görünmemeli, kokmamalı. En iyi terapiste gidip en iyi bakımı almalı, en iyi yazıyı yazıp en iyi partneri bulmalıyız. Çünkü sıradan ya da yeterince iyi olanın bize eksikliği hatırlatacağını biliyoruz ve bu karşılaşmanın bizim için hayal kırıklığı ile sonuçlanacağını da. Bu sadece ötekilerin/nesnelerin eksikliği ile sınırlı olsa belki hayal kırıklığımız katlanılabilir olur. Ama her eksiklik, kendi eksiklik ve yetersizliklerimizi hatırlatıyor bize; asıl katlanamadığımız da bu, baş edemediğimiz hayal kırıklığı kendimizle ilgili olan. Bu nerde, ne zaman başladı bilmiyorum; doğamızın bir parçası mı yoksa bilmeye olan tutkumuz, kendi travmatik deneyimlerimizin bize öğrettikleri ya da günümüz yaşam koşullarının zorlamasıyla mı, söylemesi çok zor ama kendi içsel zamanımız ve ritmimizden çok fazla uzaklaşmış durumdayız. Kendi doğalımızı, öznel doğalımızı hatırlamaz durumdayız ve doğal olan için bile reçeteler peşindeyiz. Bizim için yeterince iyi olanı, başkalarının tanımladığı bir hayattan geçiyoruz, kimse bize öznel deneyimizi sormuyor; biz kendimiz kendimize öznel deneyimimizi, ihtiyaçlarımızı sormuyoruz… Bizim kim olduğumuzla ilgili  - ki bu da tartışmalı bir mesele; kim olduğumuzu çarpıtan biz miyiz yoksa ötekilerin zihinleri mi bizi istedikleri gibi tanımlıyor – fikirlerden yola çıkarak bazı “yeterince iyi” fikirler sunuluyor bize ve biz de galiba kendimize çok yabancı olduğumuzdan bunları, gerçekten bize uygun olup olmadığını sorgulamadan satın alıyoruz. Sonra bu yeterince iyi kisvesi altında, bize hiç uymayan giysilerin içine nasıl sığacağımızı, onunla nasıl görüneceğimizi düşünüp daha çok, daha çok çabalayıp, endişeleniyoruz.

Yeterince iyi mümkün mü? İmkansız değil, ama çok zor görünüyor bana… Öznel yeterince iyiler arasındaki farkları görüp, buna yüreğimizi açmadan olmayacak gibi. Yeterince iyi, günümüzde bir vaat; beş adımda nasıl yeterince iyi olabileceğimizi okuyabiliriz bir yerlerde, birileri kendi yeterince iyimizi algılayışımızın sorunlu olduğunu ve bu yeterince iyinin geliştirilebileceğini söyleyebilir. Bu vaade inanmak istiyoruz; çünkü biz de içsel zamanlarını, doğallarını kaybetmiş kayıp ruhsal-bedenler olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Çoğunlukla ya çok zihinle ya da yok zihinle… Bu bir vaat ve okuduğumuz her kitapta, öğrendiğimiz her kavramda, yaşadığımız her deneyimde yeterince iyinin, “daha iyi olan” olduğuna inanmadan edemiyoruz. Bu bir vaat. Ve en büyük tehdit de her gün bunun doğal, öznel, eksikli ve üzücü bir deneyim olduğunu unutmayı, her “yeterince iyi” dediğimizde “daha iyisi, en iyisi” fikrine yönelmeyi seçtiğimiz o vaat oluşundan kaynaklanıyor. Şeytanın en büyük numarasının, kendinin var olmadığına inandırmak olduğunu söylerler… İçinde yaşadığımız, boyunduruğu altına girdiğimiz ve hep daha iyisini düşlemlememize neden olan bu vaat de bizi bir tehdidin olmadığına inandırmış durumda. O yüzden durup kendimize soramıyoruz: ben kimim, ne istiyorum, bu istediklerimin hepsine ulaşamadığımda ne yaşayacağım, benim yeterince iyim ne, hangi eksikle baş etmekte güçlük çekiyorum, benim için tanımlanan ama beni aslında tanımlamayan yeterince iyiye inanmayı neden seçiyorum ve bütün bunları niye yapıyorum? Bütün bunlar, neyi düşünmemek için ısrarla tutunduğum şeyler?

Bunu vaat giysileri kuşanmış bir tehdit gibi düşününce diğer deneyim alanlarının yeterince iyi olması olası görünmüyor tabi: bir aile, okul, öğretmen, terapi, terapist ve hayat nasıl olur da yeterince iyi olarak içimize sinebilir? Özellikle öznel deneyimin doğası ve kişisel içsel zamana vurgu yaptığımızda aile, okul, iş yeri gibi çoklu öznelliklerin olduğu yerde bunu düşünmek iyice zorlaşıyor. Ebeveyn, terapi sürecinden geçen biri, bir ilişki ve hatta terapist bile, bunlara nazaran “yeterince iyi” olarak daha kolay algılanabilir ve deneyimlenebilir bile; çünkü iki kişilik bir dansta nesne ile nefret ve sevgi ilişkisini kurmak ve dolayısıyla gerçeklikle temas etmek nispeten daha kolay. Kaldı ki Winnicott da ebeveynliğe ve terapist olmaya ilişkin pek çok vurgu yapıyor, yeterince iyi olma bağlamında. Bana göre, çoklu öznelliği barındıran sistemler de yeterince iyi olabilir; burada kullandığım yeterince iyi daha çok “kararında” olmak ki bu da kararında kalabilmeye katlanabilmekle ilgili. Yani aşırı rekabetçi ya da farklılaşmaya, özel olmaya fazlasıyla vurgu yapan bir sistemin kendini kararında bir noktaya getirebilmesi zor görünüyor. Bu kararında, bir “ortalama” ya da “vasat” değil, bunu söylemekte yarar var… Daha çok “farkındalığı yüksek”, “kendisi”, “hedefleri”, “ihtiyaçları”, “arzuları”, “bileşenleri”, “eylemleri”, “hayal kırıklıkları” ve “barındırdığı ruhsallıklar” hakkında düşünmeye hazır ve istekli demek doğru olur. Ve evet inanıyorum ki yeterince iyinin, “daha iyisi, en iyisi” olarak algılanmasından vazgeçildiği an itibariyle bu mümkün.

Ben yeterince iyiye inanmayı seçiyorum, kendi yeterince iyimi bulma yolculuğunun içinde kalmaya çalışıyorum. Kendi içsel ritim ve zamanımı, katlanamadığım eksikleri, bunlarla ne yapacağımı, hayal kırıklıklarını nasıl karşılayacağımı ve kendi doğalımı araştırmanın peşine düştüm. Vaat maskesini takmış tehdidin gözüne baktım. Hala bazı durumlarda beni kandırabileceğini kabul ediyorum.  Galiba bütün bu yazı da kendi içsel yolculuğumun bir haritası… Kolay olmuyor; kendini tanımak o kadar sevimli bir şey değil. Ama artık “zihin” olmayan bir yerde bu tohumun filizlenmesine yüreğimi açmaya hazırım. Kendi yeterince iyi hayatımı bulunca, biliyorum ki bu benim için “mükemmel” bir hayat olacak.




Kaynaklar :
D. W. Winnicott
     “Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları Üzerine” – Oyun ve Gerçeklik (Metis)
      “Birincil Annelik Tasası” – Psikanaliz Yazıları 4/ Dürtü (Bağlam)
      “Kendi Başına Olma Kapasitesi” – Psikanaliz Yazıları 3/ Yalnızlık (Bağlam)
      “Karşıaktarımda Nefret” – Pdikanaliz Yazıları 14/ Aktarım Karşıaktarım (Bağlam)                     
      “The Observations of Infants in a Set Situation” (*)
      “Primitive Emotional Development” (*)
      “Mind and Its Relation to the Psyche-Soma” (*)
      “Fear of Breakdown” (*)
      (*) Reading Winnicott -  Edited by Lesley Caldwell and Angela Joyce (Routledge) / The New Library of Psychoanalysis – Teaching Series

Daniel Stern, Nadia Bruschweiler Stern;      Bir Annenin Doğuşu  - (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları)

Sara Kolker ;     “Çöküş Korkusu Üzerine Bir Çalışma” – (yayınlanmamış) -  İstanbul Psikanaliz Derneği Etkinliği

Türkay Demir;   “Anne-Çocuk Oyunları: Duygulanımın Doğuşu ve Sonrası" - Ruhsallığın Merkezine Seyahat (Bağlam)

10 Mayıs 2020 Pazar

Küresel Tehditler Bireysel Kaygılara Ne Yaptı?

Uzun zamandır içimde dolaşan kelimeler ve cümlelerle ne yapabileceğimi anlamaya çalışıyorum. Tabi bu biraz paradoksal görünüyor: psikanalizden biliyoruz ki dile gelmeyen her şey daha sonrasında ruhsal, zihinsel ya da bedensel bir soruna dönüşüyor ve yine de bunları kime söylemeli, nasıl söylemeli ve söylemin bir değeri var mı gibi sorular da bu sözelleştirmeyi daha da zorlaştırıyor. Dolayısıyla bu yazıyı kaleme alırken, içimdekileri dışarıya yansıtırken belli soru(n)lar da beraberinde geliyor… Mesela söyleyeceklerimin anlamı var mı, bu anlam kimin için? Kendi kendime konuşmak gibi mi düşünmeliyim yoksa belki benzer hislere sahip kişiler için kendi kelimeleri ve cümlelerini bulmalarında bir araç olur mu? Yeni bir şey söylüyor muyum –ki bu çok kritik bir konu çünkü daha önce söylenmiş bir şeyi tekrar söyleyeceksem bu neye yarayacak ya da farklı bir şey söyleme şansım varsa bu ne kadar kabul görecek ve anlaşılacak? Peki bu kimin sorunu J? Yani gören gözlerin, okuyan “ötekilerin”  onaylaması için mi yazıyorum, yani bu bir ruhsal mastürbasyon mu yoksa yine başa dönecek olursak –ki bunu sık yapacak gibiyim- kendi kendime konuşmanın bir yolu olarak ama daha dışarıya dönük bir yolu olarak mı gerçekleşecek bu süreç?

Evet, gördüğünüz gibi bir yazı yazmak sadece “bir yazı yazmak” değil benim için; yanında kendime dair sorular sormaya devam ettiğim ve kendimi, ilişki kurma şeklimi anlamaya çalıştığım bir deneyim de… Ve okuyucuya da “o zaman bu son derece öznel alana niye gireyim ki?” diye sorma hakkı veriyor.

Gelelim ikinci bir güçlüğe: bu yazının başlığı ne olacak? Her yazı yazma girişimi bir başlıklandırma süreci de gerektiriyor. Ve bu başlık öyle bir başlık olmalı ki okuyucusu için “anlatılan ne acaba?” merakı uyandırsın, yenilik ya da özdeşlik hissi versin ama alışıldık ve klişe olmasın, yazının içerdiği her şeye temas etsin ama bir taraftan da her şeyi, tabiri caizse kusar gibi ortaya dökmesin ve en önemlisi anlaşılır olsun… Böyle “ideal” bir başlık bulmak çok zor olduğu için her zaman yaptığımı yapıp, yeterince iyi bir başlık seçmeye karar verdim ve bu da takdir edersiniz ki “bana göre yeterince iyi” olan. Şimdi başlığa baktığımda baştan beri kendi endişelerimi aktarma şeklimle sanırım iyi de bir giriş yapmış oldum J.

Her şeyden önce bu “pandemi” ile karşılaşma deneyiminin çok öznel olduğunu söyleyerek başlamakta yarar görüyorum. İstisnasız her birey, ortaklaşa yaşamsal bir dış tehdide karşı benzer gibi görünen tepkiler vermiş olsa da bu tepkilerin ortaya konma/konmama şekli, iç dünyalarında vuku bulma şekli, bunun algısal gerçekliklerine ve tabi dış dünya ile ilişkilerine etkisi çok farklı oldu. Benzerliklerimizi konuşmak tabi ki rahatlatıcı bir etkiye sahip ve yalnız olmadığımız, bu deliliğin sadece bize özgü olmadığı duygusunu besliyor. Ancak gerçek şu ki detaylara indiğimizde hepimiz farklı sebeplerle ortalama benzer tepkiler verdiğimizi keşfediyoruz ve ya bu farklılıklar bizde yine “delilik endişesini” tetikleyeceğinden hiç konuşmuyoruz bile.

Ruhsallık üzerine çalışan biri olarak bu süreç benim için de herkesinkine benzer görünen, biricik bir şekilde ilerliyor. Gördüğünüz gibi “geçti” demiyorum; bunu tehdidin dış dünyadaki gerçekliğini kaybedip kaybetmemesinden bağımsız olarak bu şekliyle ele almayı tercih ediyorum. Tehdit ortadan kalksa bile benim içimde başlattığı ve işlemeye devam eden çark, onunla birlikte yok olmayacak çünkü, bunu kemiklerimde hissediyorum. Hala yüksek işlevsel bir şekilde var olmaya çalışıyorum. Sürecin başındaki büyük belirsizlik beni de son derece korkuttu, hala belirsizliğini de koruyor üstelik. Yüksek işlevselden kastım “dünyevi” işlerimin hiçbirine ara vermiş değilim, hala danışanlarımı görüyorum, evimi temizliyor, kedilerimle vakit geçiriyor, kendi bireysel terapime devam ediyorum. Tabii ki bu işlerle geçirdiğim zaman çok değişti ve bunlarla uğraşma şeklim de ama yapmaya devam ediyorum. Bu benim dış dünyada yaşayan parçam, personam, maskem ya da herkesin “Beyhan” olarak bildiği tarafım ve bu tarafımda hala çok hoşuma giden şeyler var.

Danışanlarım ve onlarla ilişkilerim değişti demiş miydim? Mesela ilk iki hafta danışanlarımdan çoğu sürecin sadece geçici bir zaman dilimini kaplayacağını düşündüğü için seanslarını iptal etti; haklı ve makul bir hareket gibi görünüyor. Ancak büyük bir ağırlığı oluşturan çocuk ve ergen danışanlarım henüz tekrar başlamış değiller. Mesela pek çok arkadaşım çocuklarla seanslarını sürdürmeye devam etti ya da nasıl yapabileceğini öğrenmenin yolunu buldu. Oysa bu konuda ben bir karar verdim ve buna sonra döneceğim… Yetişkinler teker teker başladı, hala hepsi ile kontağım yok. Ancak süreçlerine geri dönen danışanlarım ve onlarla kurduğum ilişki de başka bir zemine kaydı. Daha önce hiç yüz yüze tanışmadığım insanlar ile terapötik bir sürece girmemiştim, bunu deneyimledim mesela. Benim için büyük bir adım oldu çünkü böyle başlamış bir ilişkide kendimi göremiyordum ve becerimin ketleneceğinden de neredeyse emindim; aksamalar hissetsem de korktuğum kadar olmadığını keşfettim.

Bunu niye uzun uzun anlatıyorum? Yani sonuçta bunu merak ediyor değilsinizdir, şu an bu yazıyı okuyorsanız en fazla maruz kalıyorsunuz diyebiliriz J. Açıklamak için bir girişimde bulunacağım ve bunun için devam eden danışanlarımla sürdürdüğüm süreçten bahsedeceğim. Danışanlarımın çoğuyla terapötik ittifakımızda çeşitli şekillerde ortaya koyduğumuz sorunsallar olur, zaten yaptığımız iş de bunun üzerine bina edilir. Bu sorunsallar ile nasıl baş ettikleri ya da edemedikleri, nasıl yüzleştikleri ya da nasıl kaçtıklarına bağlı olarak süreç devam eder. Belli yerlerde kullandığımız söylem analizleri, yansıtma ve yorumlar ile kişilerin kendi algısal gerçekliklerinin dış dünya ile ilişkilerini nasıl “düzenlediğini” tartışırız. İç görüsü çok yüksek, çok zeki ve hatta kendini buna çok adamış danışanlarımız bile bazen olan bitende ve bu olan bitenin bugünlerini şekillendirme şeklinde kendi sorumluluklarını üstlenmekte zorlanırlar; bu normaldir de, insanız sonuçta. Ancak bu süreçte ilginç bir şeyler oluyor; sanırım hepimiz kendimizi, kendimizden kaçamayacağımız o yerde bulduk. Tabii ki bunu yapmayı başaran hala çok kimse var, ancak galiba terapötik bir sürecin içinde olanlar adım adım işlenmiş bu zemin taşlarının üzerine basmadan yürüyemeyeceklerini fark ediyorlar. Bu bir talih mi talihsizlik mi tartışılır, ancak kesin olan şey artık bunlarla karşılaşmanın kaçınılmaz oluşu. Bizim işlevimiz değişmiyor, hala aynı yerde duruyoruz. Kendi melek ve şeytanları ile karşılaşan insanlara, onların yanlarında olduğumuzu ve bunu anlamak için birlikte düşünebileceğimizi söylüyor, eşlik ediyoruz. Bazen kendimi sürecin anormalliği üzerinden danışanlarıma ani ve keskin kararlar vermemelerini söylerken buluyorum ya da daha önce hep bildikleri ve karşılaştıkları zaman bildiklerinden daha fazla acı veren durumlarda, içinde kalarak ne olduğunu anlamanın önemli olduğunu söylerken. Bunu yaparken de kendime sormaktan kaçamadığım bir soru oluyor; kendi melek ve şeytanları ile halleşmeye çalışan biri olarak ben, söylediklerimin ne kadarını aslında kendime söylüyorum?

Mesleğimi sürdürürken, destek/yardım sürecini yürütmeye çalışırken sürekli karşılaştığım bir sınır var. Pandemi sürecinden önce bu çok farkında olduğum ancak adını kendi içimden yükselen bir ses yerine kavramlarla (bkz. Aktarım/Karşıaktarım) açıklamaya çalıştığım bir şeydi. Şimdi durup düşündüğümde bu sınıra “insan olmak” demek uygun geliyor. İnsan olmak, diğer öznel deneyimlerle kendimizi sınadığımız bir sınır deneyimi. Benim içimde olan bitenden karşımdakini sorumlu tutamadığım, ona kendi anlamlarımı yükleme çabamın hayal kırıklığından –ve ardından gelen diğer olumsuz duygulardan- başka bir şey getirmediği, sadece ona özgü olanı anlamakta hep zorluk yaşayacağım gerçeğini sürekli bana hatırlatan bir sınır. Küresel tehdit bireysel kaygılara ne yaptı diye sorduğumda aklımda bir sürü cevap beliriyor. Mesela pek çok insanın diğer kaygılarla baş ettiği gibi, bu süreçte de benzer bir baş etme şeklini sürdürdüğünü gözlemliyorum. Farklar var tabi ki, artık kızdığımız şey ortak bir büyük “kötü öteki”; hastalık, devlet kaynaklarının kısıtlılığı, sürecin iyi yönetilmeyişi vb. Eskiden kaygı veren “yaşam standardımıza” ilişkin konular gerçeklikle buluştu mesela; para kazanmak, fatura ödemek, eğitime erişmek, sağlığı sürdürmek daha çok öne çıktı. Standardımız dediğimiz şey gerçekten “yaşamımıza” ilişkin bir kaygıya evrildi. Fakat bu kaygılarla baş etmek için hala aynı şeyleri yapıyoruz; kendimizle ilgili düşünmemek için kaçtığımız başka düşünecek şeyler hala tüm şiddetiyle devam ediyor. Çocuğumuzu etkinliklere nasıl yetiştireceğimizle ilgili kaygılanırken şimdilerde eğitimin yetersizliğinden kaygılanıyoruz. Onlara yeteri kadar vakit ayıramadığımızdan kaygılanırken şimdilerde zamanını nasıl dolduracağımız ve kendi üzerimizdeki yükünü hafifletmenin zorluklarından kaygılanıyoruz. O kadar “çalışmaya”, “üretmeye”, “fark yaratmaya”, “işlev göstermeye” alıştığımız koşturmalı bir hayatın içinden çıkıp, yetersizliğimizi, üretemememizi, fark yaratamamamızı ve daha kötüsü bu tatlı “tatil” piyangosunu daha önceleri “vaktim olsa bunları yapardım” dediğimiz hiçbir şeyi yapamadığımızı gördüğümüz için kaygılanıyoruz. Birilerinin bize sürekli neleri yapabileceğimizi, nasıl yapabileceğimizi, yapamadığımızda a, b, c planlarıyla bu “engelin” hakkından nasıl geleceğimizi söylemesini istiyoruz. Bize ne olduğunu düşünmemek için, tıpkı pandemi sürecinde ve onun olmadığı önceki zamanlarda olduğu gibi ve hatta daha kötüsü ondan sonraki hayatımızda olacağı gibi –kuvvetle muhtemel- kaçacağımız etkinlikler, yapacağımız işler, yolunda gitmeyen ve/ya yoluna sokulması gereken şeyler, boşluksuz koşturmalı bir hayatı sürdür –üyoruz/-eceğiz… hep yetişmemiz gereken işler, üretmemiz gereken projeler, halletmemiz gereken sorunlar ve doldurmamız gereken zamanlar olmaya devam edecek. Bu arada şunu söylemiyorum tabi, “hiçbir şey yapmayın!”. Kendimden biliyorum, dış gerçeklik öyle ya da böyle kendini dayatıyor J. Yapmanız gereken bir şey varsa, öyle ya da böyle “yapmanız gerekiyor”. Daha çok şöyle diyorum: “gerçekten ne kadarını yapmanız gerekiyor?” ve “gerçekten yapmanız gerekmeyen şeyleri yapmak için içine düştüğünüz bu ısrarlı telaş, aslıda yapmanızın/düşünmenizin daha elzem olduğu neyden alıkoymak için kullandığınız tampon bölgeler”.

İnsan olma sınırına ilişkin radarım burada devreye giriyor benim; benden böyle bir şey talep edildiğinde, yani “yapılması gerekenlerle” ilgili “engelleri” ortadan kaldırmak için yardım, a-b-c…. planları için yönlendirmeler, “üretememenin acısına katlanmak” için baş etme stratejileri, durup düşünüyorum. Şu an nasıl bir acıya, engellenmişliğe, kızgınlığa, hayal kırıklığına, endişeye panzehir olmak için “bu” talep ediliyor benden? Gerçekten yapılması gerekenlerle, kaçış rotaları olanları nasıl ayırt edeceğiz? Bunu ben mi belirleyeceğim, yok öyle değilse ben kendi ruhsallığımın ürettiği bu düşünme biçimini de dayatmadan danışanıma nasıl yardım edeceğim? Aynı “delirme kaygılarını” yaşarken karşımdakinin sınırına dayandığımı nasıl anlayacağım? Kendi acılarımla temas etmeyi sürdürürken, onun acılarına nasıl katlanacağım; yani ben de onun gibi kaçmak için içimde yoğun bir arzu duyarken, onun için bunun anlamının kaçmak olduğu o yerde nasıl kalacağım? Ve bütün bunlar nasıl sakince, kırıp dökmeden, insan olma sınırı ihlal edilmeden ve yine de “yeterince iyi” şekilde ortaya konacak, ki beraber üzerine düşünebilelim?

Bunlar üzerine düşünmeye devam diyorum, henüz “bu iyidir” diye kendimi konforlu hissettiğim o yeri bulabilmiş değilim. Hala arıyorum, ve zaten belki her bireyle, aynı bireyle zaman içinde değişen bir şey olduğunu düşünmek –benim de zaman içinde değişkenlik gösterdiğimi düşünürsek- daha uygundur.  Ya da belki bu da benim kaçış rotam J. Ama aklıma hep bir benzetme geliyor ve şimdi sizinle paylaşacağım; belki bu sayede bu benzetmenin işlevselliğini de tartışmak için bir alan yaratabilir, başka bir noktadan bakmamı sağlayacak farklı fikirlerle karşılaşabilirim. Ben insanı ve insan yaşamını suluboya resim yapmak gibi düşününce kendimi durdurmam kolay oluyor. Suluboya teknik olarak diğer sanat malzemelerine benzemez. Riski daha fazladır, geri dönüşü çok zordur. Kullanılan kağıt, boyanın kalitesi, fırçanın türü, kullandığınız suyun miktarı ya da temiz olup olmaması çok şeyi değiştirir. İkinci defa aynı rengi bulma ihtimaliniz neredeyse imkansızdır. Birebir replikası yapılamaz, nüansları kaçınılmazdır. Opak renkler varsa da çoğunlukla transparandır; altındakini görürsünüz. Yani iki farklı renk üst üste geldiğinde mutlaka başka bir renk oluşur ve her iki rengi de hissetmeye devam ederisiniz, biri diğerini alıp götürmez, üstünü örtemez. Diğer malzemeler kolaylıkla entegre edilebilir; kalemler, akrilik, yağlı boya, pasteller, yapıştırıcılar ve hatta tuz, şeker, aseton, alkol vs… aklınıza ne gelirse. Ve her biri farklı bir doku ve efekte neden olur, etkileri çok ilginç sonuçlara götürür. Bazıları temkinlidir, çizmek istedikleri şeyi bilirler ve hatta bunun için bir örnekleri de vardır, tekniğe son derece bağlı ve titiz çalışırlar. Ancak küçük hatalar katlanılmaz olur; yeni baştan, yeni baştan başlanır durur. Bazıları bu riski hiç almak istemez, kapatıcılığı yüksek ya da silinebilir, düzeltilebilir malzemeler kullanır (yağlı boya, pastel ve kalem vs..). Ancak dış koşullar bunların üzerinde olumsuz etkiler yaratır; boya çatlayabilir, solabilir, bir kazıma darbesi ile zemin görünebilir, bu yüzden çok dikkatli olmak gerekir. Bazıları suluboyayı elinden geldiğince iyi yapmaya çalışır, denemeler yapar, bazen renklerin tonunu tutturamaz, bazen bunu başka bir şeye dönüştürür, bazen orada yapamadığı o şeyle kalır ve sürekli daha iyisi nasıl olurdu kurgusal, hayali çözümler üretmenin peşine düşer. Bazıları çok risk alır, her şeyi dener. Bunlar da bir yelpaze içinde gösterir kendini; deneysel çalışmalarından sonuç ne olursa olsun memnun olanlar ile sonuçlardan nefret ettikleri gibi istedikleri sonucu alamamanın sorumlusu olarak hep başka bir şeyi görenlerin iki ucu oluşturduğu bir yelpaze. Bazıları aynı koşullarda başlar; aynı kağıt, boya, su, fırçalar. Ancak siyaha boyadıkları lokasyon, alan, rengin yoğunluğu farklı olur; biri siyahın üzerine yıldızlar çizerken diğeri resmin tamamını farklı yaratsa da sadece siyahı görür. Ve insan olma tüm bu olanlara, olduğu haliyle, birini diğerinden üstün, farklı, önemli ve anlamlı olarak değerlendirmeden aynı mesafede kalabilmek gibidir. Orada kendi tarzınız hakkında düşünmek, diğerlerinin tarzları hakkında düşünebilmelerine –tabi eğer istiyorlarsa- destek olmak gibidir. Kendi suluboya resminizle ilgili tercihleriniz hakkında düşünmek ve diğerlerinin istiyorlarsa hep aynı şeyi yapmalarına müdahalesiz, serzenişsiz, kalbinizin kapılarını sonuna kadar açarak kalabilmek gibidir. Yani eseri, ortaya çıkış sürecini, alternatiflerini, düzeltme olanaklarını ve başka nasıl yaparsa istedikleri sonuca ulaşacaklarını, güzel olup olmadığını, sizde yarattığı duyguyu konuşmak ve yorum yapmak kolaydır. Ancak yaratım hakkında düşünmek isteyen ile orada, onun kendi yaratımının ve bunu gerçekleştirme sürecinin sınırında öylece kalmak ve kişi bunun hakkında konuşmak istediği zamana kadar bekleyerek, “böyle yapsaydın” demeden onunla kalabilmek zordur.

Küresel tehditler, bireysel kaygılara ne yaptı? Bunu söylemek zor, herkes kendi resmini yapmaya devam ediyor ve üstelik herkes suluboya kullanmıyor, kullansa da aynı şeyi yapmıyor. Kesin olan şey hala resim yapmaya devam ediyorlar. Bazıları resimleri hakkında düşünürken bazıları sadece “yapmaya” kaptırmış durumdalar. Ve bizler de en iyi resmi nasıl yapacaklarını, neden o resmi yapamıyor olduklarını, o resimle ne yapacaklarını anlatıp duruyoruz. Bunu kendimiz için mi onlar için mi yapıyoruz bilmiyorum.

Benim bireysel kaygılarıma ne yaptı diye düşündüğümde bazılarını anlamamı, neyin ikamesi olduğunu görmemi, dönüştürmemi ve üzerinde düşünebilmemi sağladı. Bazılarının gerçekten kaygılanılması gereken şeyler olduğunu ve bunlarla ne yapmak istediğim üzerine düşünmeme yardımcı oldu. Bazılarının hala nereye temas ettiğini anlamadığım, farkında olduğum ve olmadığım kaçışlarımın sınırında, bunlarla henüz bir şey yapmaya hazır olmadığım gerçeği ile sabırla beklemem, belirsizliğe katlanmam ve sürprizlere yüreğimi açmam gerektiğini hatırlattı. Ama resim yapmayı bırakmama ya da suluboyanın olanaklarını kullanmaktan vaz geçmeme neden olmadı. Mesela daha önce çocuklarla online çalışmama kararı aldığımı söylemiştim. Henüz neden bu kadar kaygılandığımı anlamasam da bunun benim için endişe verici olduğunu kabul ettim. Bir ekran aracılığı ile hem sanki bir çocuğun kişisel alanına girerek sınırlarını onun bile arzu etmeyeceği şekilde ihlal edeceğim ya da zaten kopup gideceğim ve onu ruhsal olarak tutamayacağım, dolayısıyla yarardan çok zarar vereceğimden endişelendiğimi ve ya ebeveynlerin terapötik sınırları ihlal edeceğine inandığımı fark ettim. Bunlar gerçeklikle bağlantısı olan endişeler olabilir ancak meslektaşlarımın pek çoğu bunlarla baş edebildiğine göre bu kaygıların benle de çok ilgisi var. Ve zamanı gelince bunlarla ilgili bir şeyleri kendime söyleyebilir olmayı umuyorum. Evet, umuyorum sadece. Çünkü bazı sınırların hep olacağını da anlamaya başladım. Zihinsel olarak zaten bildiğim ve sürekli bir marş gibi tekrarladığım “bir şeyler eksik kalacak ve bir şeyleri bilemeyeceğiz, belirsiz olacak” cümlesi, ruhsal olarak çiğneyebildiğim bir şeye dönüştü ve henüz tam olarak sindirmeye hazır olduğumdan emin değilim J.

Şimdi bütün bunların üzerine size de “hadi benim gibi yapın” dememi bekliyor olabilirsiniz. Dememek için elimden geleni yapacağım… Ama insan olduğumuzu unutmamamız gerektiğini ve bunun bizim hem lanetimiz hem de lütfumuz olan bir sınır oluşturduğunu söyleyebilirim. Ve resminizi hangi malzemeyle yapmış olursanız olun, ona sahip çıkmak ve onun üzerine düşünmek için pandemi sürecinin bir fırsat olduğuna inandığımı da… Bu çok duyduğunuz, katılmadığınız ve kızdığınız bir cümle olabilir; bir sürü ölüme neden olmuş, bu kadar kaygı yaratan bir kriz nasıl fırsat olarak düşünülebilir ki diyebilirsiniz. Bu noktadan hareketle ben de bunun bir fırsat olduğunda ısrar edebilirim; ölüm fikri, nihai sınıra yakın olduğumuzu hissettirdiği ve onu hatırlattığı için kendi aslımıza en yakın olduğumuz zamanlar gibi geliyor bana. Sanki bu yakınlık es geçilirse kendimizi tanıma fırsatından da mahrum kalacakmışız gibi…

Son sözler… Yazımı bu noktaya kadar okuyup, bireysel sürecime, ruhumun içinden kopup gelenlere, zihnimin karanlık odalarına tanıklık ettiğiniz ve bana eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İnsan olmak, insan olmaya tanıklık etmek bana her gün ilham veriyor. Umarım ben de size bu yazı yoluyla ilham verebilmişimdir…

Sevgiyle, sağlıkla. 


En çok okunan...