“Can sıkıntısı hayat üzerine kafa yormak için bir fırsattır.”
Adam Phillips
Günümüz çocuklarının çok şanslı olduğunu söyler dururuz; çok çeşitli oyuncakları, sadece onlar için düzenlenmiş programlar ve hatta kanallar, her yaşa uygun bilgisayar oyunları, türlü etkinlik alanları ve tabi ki her anlarını dolduracak çok fazla etkinlik alternatifi ile kuşatılmışlardır. Bu durum kendiliğinden gelişmez elbette ki, ebeveynler çocuklarının her anlamda gelişimlerini desteklemek için tüm bunların gerekliğine inanarak “talep” oluştururlar: beynin iki tarafı da gelişsin diye piyano dersleri, bedenini doğru kullansın diye yüzme, bilime merak salsın diye bilim atölyeleri, doğadan kopmasın diye planlanmış doğa etkinlikleri gibi uzayan bir liste vardır. Tüketim toplumunun sihirli değneğinin dokunuşuyla, talep oluştuğunda olanaklar da üretilmeye hazırdır…
Her an doludur; eğer ebeveynler çalışıyorsa hafta içi bakımdan sorumlu kişinin ne yapacağı, hafta sonu ebeveynlerin ne yapacakları önceden planlanmıştır. Çalıştıkları için ebeveynler akşam saatlerini de gündüzden hatta bazen önceki haftadan planlarlar; biraz evden uzak olmanın verdiği suçlulukla beraber giden bir planlamadır bu. Enerjilerinin son damlasına kadar çocuklarının zamanı dolu dolu yaşamasını ve asla sıkılmamalarını garantileme çabasına adanmıştır. Çalışmayan ebeveynler ise zaten çocuklarının doğumuyla yaşamlarını çocuklarına adadıkları için, çocuklar büyüdükçe gereken boş alanın varlığını fark ederler ancak bir “alışkanlık gereği” tüm zamanları birlikte ve planlanmış olarak geçirdikleri için, sonrasının da böyle gitmesini ya doğal karşılarlar ya da zaten kolay olan plan yapmak ve zamanı doldurmaktır diye aynen devam ederler.
Ailelerin akıllarından zamanı planlamak ve doldurmak için sorular gelip geçer: ne zaman bir takım sporuna başlamalı, piyano mu yoksa bateri mi çalmalı, dansa mı gitmeli yoksa jimnastik mi yapmalı…. Tüm bunların gelişimsel bir hedefi vardır. Ancak bu şekilde planlanmış profesyonel etkinlikler kadar tüm zamanın çocuğa vakfedilmesinin “iyi anne babalık” olduğuna dair inanç , vicdani bir yük gibi ebeveynlerin belini büker. Bununla kalmaz, bir de duymaktan imtina edilen hatta neredeyse duyma korkusuyla yaşanan bir cümle –ve onun çeşitlemeleri- vardır: “canım çok sıkılıyor” – ya da “şimdi/sonra ne yapacağız?”…
“Can sıkıntısı” üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Çocuklar aileleri onların tüm zamanlarını planladıkları ve hiç boşluk bırakmadıkları için mi sıkılırlar yoksa can sıkıntısı hayatımızın önemli gelişimsel bir parçası mıdır? Biraz “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” değerinde cevaplanması zaman isteyen bir sorudur.
Psikanaliz ve eğitim literatürüne baktığımızda bunu ruhsal gelişimin önemli bir parçası olduğunu görüyoruz aslında… Ebeveynlerin, günümüz rekabet kültürü, zihinsel ve bedensel gelişime atfedilen öneme ilişkin okudukları ve sınırlı vakitlerinin çocukla geçirilmesinin gerekli olduğuna ilişkin karşılaştıkları enformasyonların da etkisiyle “aşırı planlanmış” zamanların, bu gelişimsel aracı ıskalmaya neden olduğu söylenebilir. Sadece bu da değil elbet; çocuğun hayat deneyiminin sonsuz yenilikler ve heyecanlar içermesi gerektiğine ilişkin yetişkin inanışları ve sıkıntının bir başarısızlık ve beceriksizlik olduğuna dair algılarımızla ilgili olarak da çocuklarımızın sıkılmasına izin vermiyoruz. Bu durum da maalesef hem avladığımız hem de avlandığımız bir kısırdöngü olarak karşımızda çıkıyor: Zamanı planladıkça çocukların sıkılmaya vakti olmuyor, küçük bir aralık açılınca çocuklar kendi başlarına herhangi bir şey yapmaya ilişkin fikir üretemiyorlar ve canları sıkılıyor, onların canları sıkılınca anne babalar endişeye kapılıyor ve bir çeşit eksiklik duygusu yaşıyor, sonrasında zamanı daha az boşluk kalacak ve o boşluğu da alternatiflerle doldurabilecek şekilde planlıyor… Bu döngü böyle devam edip gidiyor ve döngünün kendisini bu şeklide okumaya başladığınızda hem bunun kendi yarattığımız bir canavar olduğunu hem de gelişimsel olarak nelerin önüne geçtiğini görmek mümkün.
Can sıkıntısının önüne geçmek için yapılan diğer şeylerin anlamsız olduğunu söylemiyorum; tabi ki çocuğunuzun bedensel, sosyal ve zihinsel gelişimi önemli, tabi ki ilgilerinin ve hobilerinin olması keyif verici, tabi ki mümkün olan tüm vaktinizi nedeni ne olursa olsun onunla geçirmek istemeniz doğal ve önemli ve tabi ki etkinlikler planlamak, çocuğunuz alternatifleri göstermek ve bunlar arasında seçim yapmasına olanak sağlamak adına gerekli… Ancak tüm bunlarla beraber çocuğunuza “yapılandırılmamış”, boş zamanlar sunmak da ruhsal gelişimlerinin önemli bir parçası ve kendilerine ilişkin bir fikir oluşturmalarının anahtarı.
Çocuklar için can sıkıntısının anlamı “yapacak hiçbir şeyin olmaması” olabilir… Ancak yapacak hiçbir şeyin olmaması, pek çok şeyi kendi başlarına yapabilmeleri anlamına geliyor aslında. Wilfred Bion şöyle diyor bu konuda; “Boş bir alana tahammül edememek, mevcut alan miktarını sınırlar.” Yani boşluk ve bu boşlukla baş edebilme becerisi, pek çok alternatifi içinde barındıran bir alan anlamına da geliyor pekâlâ… Adam Phillips’in sözleriyle söyleyecek olursak, “Sıkıntı, kişinin kendisine zaman tanıması sürecinin bir parçasıdır.”
Peki, ruhsal gelişimin bir parçası olarak “can sıkıntısı" ne işe yarıyor? Öncelikle can sıkıntısına izin vermek çocuğun “bağımsız bir birey” olma becerisine katkı sağlıyor. Beni tanıyankarın sıkılma derecesinde tanık olduğu, sıklıkla vurguladığım engellenme toleransı ve baş etme becerilerinin gelişimde can sıkıntısı ve hiçbir şeyin planlanmadığı zamanların çok fazla önemi var. Zihinsel ve ruhsal olarak yetişkine bağımlı ve yapışık olan çocukların, büyüdükçe bu durumun bir yanılsama olduğunu ve sonsuza dek sürmeyeceğini anlaması için yalnız kalabildiği, dolayısıyla düşünce, fantezi ve beceri geliştirebileceği zamanla artan “boş” zamanlara ihtiyaçları vardır. Her anı planlanmış ve doldurulmuş bir çocuk bu yanılsama ile yaşamaya devam eder ve kendi başına bir düşünce üretmesi mümkün olmaz. Çünkü zaten yetişkin onun adına mümkün olabilecek bütün olasılıkları değerlendirmiş ve onun önüne sunmuş olur. Böyle olduğu zaman çocuk yalnız kalmayı bir ceza gibi deneyimler ve her boş zaman kendine yetebilme becerisinin önünde duran engeller ve başarısızlıklar anlamına gelir, can sıkıntısı da asla deneyimlenmemesi gereken korkunç bir şeydir. Sadece düşüncenin gelişimi için bile yapılandırılmamış zaman oluşturmak ve sıkılmaya alan açmak önemlidir aslında. Yine de sıkılmanın deneyimlenmemesi başka olumsuzluklara da neden olur.
Mesela sıkılma deneyiminin olmaması önemli ikinci bir sürecin baltalanmasına neden olur. Çocuk hiç canı sıkılacak vakit bulamazsa kendi iç seslerine yönelemez. Kendi iç seslerine yönelmeyen çocuklar sadece dünya ve yapılacaklarla ilgili fikir üretmekten yoksun kalmazlar, aynı zamanda kendileri hakkında da fikir sahibi olma fırsatından yoksun kalırlar. Kendilerinin kim, ne olduğu, nelerden hoşlanıp, ne yapmaktan keyif aldıkları hep yetişkinler tarafından tanımlanmış olur. Bu da kendilik algısının ciddi bir yara almasına ya da çocuğun sadece daha önce bahsettiğimiz türde bir cezalandırmadan kurtulmak için “sahte bir kendilik” geliştirmesine neden olur… Sahte kendilik ebeveynin onayını almanın ve sevgisini elde tutmanın en kolay yoludur, ebeveynin öngördüğü şekilde yaşamaktan geçer ancak bedeli çocuk için çok ağırdır, kendi olamkatan vazgeçmek anlamına gelir.
Kendi hakkında fikir üretmekten yoksun bir çocuk, neyle ilgilendiğini, hangi şeylerden hoşlandığını keşfetmekten de yoksun bir çocuktur. Düşüncesi bu şekilde fakirleştirilen bir çocuk yaratıcılıktan da uzaklaşmış olur. Sadece eldeki oyuncaklar ve nesneler ile –çünkü etrafı sadece o sıkılmasın diye nesneler ile doldurulmuştur- nesnelerin imkân verdiği biçimde oyunlar kurulur. Keşif yapmak, nesneyi manipüle etmek, “kutunun dışında” düşünmek mümkün olmaz… Boşluğun yarattığı istenmeyen duygular ile baş etmek için kendi iç sesine ve etrafındaki uyaranlarla bir şey yapmaya yönelmesine ancak çocuğa bu boş vakitleri sunarak ulaşabiliriz. Ayrıca boş zaman, çocuğunuzun yeni bir duyguyu öğrenmesi, bunu kabul etmesi ve bununla baş edebilmesi için de önemlidir.
Bununla birlikte boş, yapılandırılmamış zamanlar “uyarıcıların” azaldığı zamanlardır. Beyin sürekli yeni uyarıcılar ile işlem yapmaya başladığında pek çok sinirsel ağ gelişir ancak bu oldukça yorucu bir etkinliktir. Günümüzde bilgisayar oyunlarının bile yararlı olduğu konuşuluyor ve bunlara zaman ayırmanın psiko-motor ve nörolojik önemi üzerinde duruluyor. Ancak elektronik medya sağlayıcılar ve bilgisayar oyunları zihni çok yorduğundan hem uyku kalitesini olumsuz etkiliyor hem de stres yaratan bir etkiye neden oluyor. Bu yüzden özellikle elektronik uyarıcılardan arınmış bir zaman dilimi yaratmak aslında hem çocuklar hem de yetişkinler için stres ve yorgunluğun azaltılmasında önemli etkiye sahip.
Son olarak sıkılma deneyimi kendi içinde önemli bir zaman ve etkinlik planlama öğretmenidir. Çocuklar daha az uyarıcı ve nesne ile (bazen nesneye de gerek olmaz) ne yapacakların, nasıl yapacaklarına ve buna ne kadar zaman harcamalarına gerek olduğunu “ölçerler”. Ve aslında bu ileride “boş zaman etkinlikleri” ya da “hobiler” için hayatlarında yer açan, neyi ne zaman yapacaklarına karar veren, işlerini öncelik sırasına sokup planlama yapabilen yetişkinler olmalarının önünü açar. Yani sanıldığı gibi bir sürü plan yapıp, planlara uyma becerisi zaman planlamasını öğretmek için yeterli bir yöntem değildir; planlanan etkinlikler iptal olduğunda ya da bir etkinlik planlanamadığında da kendi ihtiyaç ve isteklerini takip edebilmek, buna uygun hareket edebilmek zaman planlamasını öğrenmek adına iyi bir yöntem olarak karşımıza çıkar.
Gerçekten hiç bir şey yapmamak mümkün mü? Bence bu sorunun cevabı için çocukluğumuz bakmamız yeterli… Çocukluğumuzda o kadar çok boş zamanımız vardı ki kendi içimizden gelenleri yapmak için asla yeterli vaktimiz olmazdı. Sokaktaki herkes evlerine dağıldıktan sonra televizyonda bizim izleyeceğimiz bir şey olmadığında kendi kendimizle kalırdık. O zaman bebeklerimiz için kıyafet balosu hazırlıkları, zihni sinir bilim projeleri geliştirme, kitaplarda ilgimizi çeken şeyleri araştırma, geleceğe ilişkin hayaller kurma, oyunlar uydurma ya da kendi masallarımızı anlatma zamanımız olurdu… Uzak geleceği değil, akşamın, yarının, kuzenlerimizin geleceği hafta sonunun ya da yaz tatilinin hayalini kurmak bile hem mutluluk verici olurdu hem de ne istediğimizi ya da ne istemediğimizi öğretirdi bize.
Şimdi ebeveyn olarak yaptığınız her şeyin önemli olduğunu, yararlı ve gerekli olduğunu bilerek derin bir nefes alın ve “yapmadıklarınızın”, çocuğunuza zaman, alan ve can sıkıntısı imkânı yaratmanın da önemli olduğunu sık sık kendinize hatırlatmaya başlayın. “Şimdi ne yapacağız?” ya da “canım sıkıldı” diyen çocuğunuza, “bu çok iyi bir şey, can sıkıntısını severim, her zaman yapacak yeni bir şeyler keşfedilir” demeyi deneyin… Can sıkıntısının içinde yatan olanaklar konusunda kendinizi rahat hissedin ve bu olanağı çocuğunuza hatırlattığınızda nasıl yaratıcı, huzurlu ve üretken olduğunu gözlemleyin.
Yapılandırılmamış zamanlarda çocuğunuz dünyayı başka türlü algılamaya, kendisini çevreleyen tüm uyarıcılara başka bir gözle bakmaya başlayacak. Evet, bu biraz zaman alabilir ancak bir yerden başlamanız gerekir. Sadece kendisini tanıması için bile bu “boş” zamanların önemli olduğunu kendinize hatırlattığınızda, çocuğunuz can sıkıntısı ile baş başa bırakmak konusunda daha rahat hissedeceksiniz.
Çocuğunuzun kendini ve dünyayı keşfetmesine olanak yaratmak için, şimdi can sıkıntısını kucaklayın ve çocuğunuzun sıkılmasına izin verin…
(*) Pek çoğumuzun büyüme çağında yetişkinlerden duyduğu özlü bir Türk deyişi :)
Kaynak:
Phillips, Adam – Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (2012); Ayrıntı Yayınları, İSTANBUL
http://www.screenfreeparenting.com/five-reasons-to-embrace-boredom-children/
http://www.ahaparenting.com/parenting-tools/intelligent-creative-child/boredom-busters-good-for-kids
