Travma (trauma), “yara” anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür. Tıp bilimi uzun süreler travmayı doku ya da organlardaki yaralanma ve zedelenmeler için kullanmıştır ve zaten kelimenin Yunanca anlamı da temelde fiziksel yaraları işaret eder. 20. Yüzyılın sonlarına doğru psikoloji bilimi gelişmeye başladığında travma kelimesi sadece fiziksel değil, ruhsal yaralar için de kullanılan bir kavrama dönüştü. Psikolojik olarak “travma” bir bireyi fiziksel, ruhsal ya da ziinsel olarak fark etmeksizin yaşamsallığını ve bütünlüğünü tehdit eden, o ana kadar kullandığı tüm baş etme becerilerini geçersiz kılan, savunmalarını çökerten ve umutsuzluk, çaresizlik duyguları yaratan deneyimleri tanımlamak için kullanılır. Günümüzde ise kavram gündelik dilimizde sık kullandığımız bir sözcük haline geldi ve özellikle ebeveynlerin korkulu rüyasına dönüştü.
Travmanın korkutuculuğu, kelimenin içinde barındırdığı gerçeklik kadar kişisel izlenimlerimiz ve kelimeye yüklediğimiz anlamlarla da artıyor. Özellikle ebeveynlerin çocuklarını yetiştirirken, çocuklarını “mutsuz” edeceğine inandıkları deneyimlerin tamamını travmatik deneyim olarak düşünmeleri, bu tür deneyimlerin tümünü yok etme girişimleri ile sonuçlanıyor.
Kuşkusuz tüm anne babalar çocuklarının beden, zihin ve ruh bütünlüklerine zarar gelmeden çocuklarını yetiştirmek istiyor ve ebeveyn olarak yönelebilecekleri bundan daha doğal bir eğilim yok. Tabi ki ideal olan bu tip yaşantıların hiç olmamasını sağlamak ancak hayat sürprizlerle dolu; deneyimlediğimiz gerçek bir şeyden ne kadar korunursak korunalım, bir şeyi ne kadar kontrol etmeye çalışırsak çalışalım yine de o şeyle karşılaşma olasılığımızı yok edemiyoruz olduğumuz. Yani travmatik deneyimlerden kaçsak da bununla karşılaşmayacağımızın garantisi maalesef yok; travmatik deneyimler gündelik hayatın ve gerçekliğin ayrılmaz bir parçası. Öyleyse belki de travmadan kaçınmak ve travmatik deneyimlerle karşılaşmaması için çocuğumuzun dış gerçeklikle/dünya ile arasına duvar örmek yerine –ki böylesi bir davranış gündelik deneyimlerin bile travmatik hale gelmesine neden olabilir- onu zor deneyimleri işleme potansiyeli yüksek, zengin baş etme becerilerine sahip bir birey yapmanın yollarını aramak daha yararlı görünüyor.
Baş etme becerilerine değinmeden önce travmanın fizyolojik ve bedensel tarafına değinmekte yarar var. Daha önce söylediğimiz gibi travma temelde belli bir deneyime duyusal olarak yoğun bir şekilde maruz kalmak ve bunu anlatıya dönüştürememekten kaynaklanır. Çocuklar söz konusu olduğunda bu durum daha dramatiktir; özellikle anlatı kapasitesinin yaş küçüldükçe azaldığı düşünülürse. Yani bir çocuk ne kadar küçükse yaşadığı deneyimlere duyuları ile daha çok bağlanır, deneyimini baş edebileceği zihinsel bir tasarıma ya da bir hikayeye kavuşturabilmesi için yetişkin desteğine daha çok ihtiyaç duyar.
Gelişimsel olarak çocuklar, özellikle yaşamlarının ilk üç yıllarında daha çok “sürüngen beyin” ile hareket ederler. İki ve altı yaşları arasında “memeli beyinleri” zaman içinde artan bir şekilde davranış ve deneyimlerine anlam yaratabilmeleri için etkili olur. Bu süreç içerisinde sürüngen beyinin işlevleri aynen devam ederken görünürlüğü azalır. Dört yaşlarında ise “insan beyni” diyebileceğimiz evrimsel olarak en son gelişen bölümün işlevleri kendini yavaş yavaş göstermeye başlar. Ve yine bu süreçte hem sürüngen hem de memeli beynin işlevleri devam ederken görünürlükleri azalır. Peki, bütün bunlar ne anlama gelir?
Sürüngen beyni insanın yaşamsal davranışlarını otomatik olarak sürdürebilmesinden sorumludur. Gözümüz, burnumuz, kulağımız, ağzımız ve derimizle maruz kaldığımız tüm duyusal deneyimleri işleyen ilk merkezdir. Kalp atışımızın, acıkmamız gibi yaşama kaynaklık eden tüm otomatik davranışlardan ve yaşamı tehdit etme potansiyeli olan tüm uyaranların algılanmasından, onlara uygun tepkinin verilmesinden sorumludur. Bir uyaranın yaşamı tehdit ettiğini algılaması ise yine kalp atışı, solunum, kasların gerginliği gibi otomatik yaşamsal davranışlardaki değişim üzerinden algılanır. Bu da tehlikeye karşı üç pozisyondan birinde olmamızı sağlar; kaçmak, savaşmak ya da donup kalmak… Bunlara özellikle yaşamın ilk yıllarında genellikle bir anlam ya da hikâye eşlik etmez ve bu deneyimler bizim örtük hafızamızda depolanır. Bunun anlamı doğum öncesinden başlayarak yaşamın ilk yıllarına kadar süren yaşanmış tüm deneyimlerin, özellikle ameliyatlar, doğum komplikasyonları, kazalar gibi yaşamın sürdürülmesini tehdit eden deneyimlerin bedende ve ruhsallık herşeyden önce bedensel bir şey olduğu için ruhsllıkta bir yeri olduğudur. Ve bunlar her insanda görünmez yaralar olarak varlıklarını sürdürürler. Memeli beynimiz devreye girdiğinde buna duygular eşlik etmeye başlar ve bu duygular desteklendiği, dışa vurulmasına olanak tanındığı sürece ifade bulurlar; açık hafızamız işler hale gelir ve deneyimler hatırlanıp belli kategorilere ayrılırlar. Çocukların özellikle olumsuz deneyimlerine eşlik eden ağlama, vurma, bağırma gibi bedensel tepkiler vermeleri bununla ilgilidir. Yardım edildiğinde ise çocuklar deneyimlerinin yarattığı duyguları konuşabilir olurlar bu da bir hikâyeye kavuşma anlamına gelir. İnsan beyni yani neokortkes etkinliği başladığı zaman ise sadece hikâye değil, hikâyedeki neden sonuç ilişkileri, hikâyenin anlamı ve bu hikâyeler ile ne yapacaklarına ilişkin zihinsel beceriler de oluşmaya başlar.
Bir çocuk yaşamın erken dönmelerinden itibaren onun deneyimlerine kucak açan, bu deneyimlerin acı vericiliğine ve yıkıcılığına katlanan, deneyimleri sözel ve duygusal bir anlatıya dönüştürmeye olanak tanıyan, yardım eden yetişkinler ile bir arada olduğunda, travmatik deneyimlerin geçiciliğine ve bunlardan daha güçlü bir şekilde çıkabileceğine ilişkin inanca da sahip olur. Bu da travmanın en çok hasar yarattığı “umut etme kapasitesinin”, deneyimin yarattığı dehşetten en az zarara uğrayarak çıkmasına yardımcı olur.
Travmatik durumlara gelişimsel olarak yardım edilmesi gerektiğini tekrar hatırlatmakta yarar var. Yani çocuğunuza böyle oldu, sonra böyle oldu diye anlatmanız çok fazla etki etmeyecektir. Çocuklukta travmatik deneyimler daha bedensel yollarla kendini ifade eder. Bunun fizyolojik ve kimyasal bir süreç olduğunu hatırlatmakta tekrar yarar vardır ve dolayısıyla bedenin bu tepkilerinin farkında olmak çok önemlidir. Kaçma, savaşma ya da donma tepkilerinden önce travmatik deneyim şok yaratır; çocuğunuzun göz bebeklerine, kalp atış hızına, vücut ısınına, bedensel gerginliğine bakarak şokta olup olmadığını anlayabilirsiniz. Bu şok durumu bir enerjinin vücutta hapsolmasına neden olur. Şoktan çıkarken çocuğun dikkatinin farklı yerlere yönelmesi, esnemesi, ağlaması, titremesi ve yavaş yavaş gevşemesi gözlemlenir; ancak bir çocuğun şoktan çıkabilmesi ve yavaş yavaş içinde gerilim yaratan enerjiyi dışa çıkarabilmesi için kendini güvende hissetmesi çok önemlidir. Yetişkin tam olarak bu aşamada yardımcı ve destek olmaya başlar.
Ebeveyn, bakım veren bakıcı abla ya da öğretmen fark etmeksizin tüm yetişkinlerden beklediğimiz şey öncelikle kendi yaşadıkları şok ve deneyimin onlarda yarattığı büyük duygular ile baş edebilmeleridir. Çocuk için güvenlik algısının oluşabilmesi yetişkinin kontrollü duruşu ile yakından ilgilidir. Yani travmatik deneyimden geçen çocuğunuza ondan daha zor baş edebilen yıkılmış bir yetişkin olarak yardım edebilmeniz çok da mümkün değildir. Yıkılan, çöken bir yetişkin yaşı kaç olursa olsun çocuğun güvenlik algısını derinden sarsar. Yaşadığınız duygu ne kadar olumsuz ve yoğun olursa olsun derin bir nefes alarak, kendi duygularınızın farkında olmanız, bunlarla baş edebilmeniz çok önemlidir. Çocuğunuz büyük bir dehşet yaşarken sizin donup kalarak, bağırarak, ağlayarak ya da belki fiziksel olarak tepki vererek gösterdiğiniz dehşetinizle karşılaşması güvenlik algısını bozar ve deneyime bağlı olumsuz enerjinin örtük kalmasına, dışa vurulamamasına dolaysıyla boşaltılarak iyileştirici bir sürece geçememesine neden olur. Boşaltılmamış bir bedensel gerilim, anlatıdan yoksun kalır. Yani sözel olarak çocuğa nasıl bir hikâye ve anlam sunarsanız sunun travmanın etkilerinden, sonrasında buna bağlı olarak gelişebilecek sorunlardan kurtulmanız pek de mümkün değildir. Çocuğunuzun hatırladığı şeyler, bağırmalar, ağlamalar, büyük bir dehşet, çaresizlik ve bunlarla ilişkili gözünde canlanan rahatsız edici anlar olur.
Sakin olmakla duygusuz olmak aynı anlama gelmez. Sonuçta tüm ebeveynler çocuklarının hayattan en az zararı almasını ister, oysa burada derin yaralar açan deneyimlerden bahsediyoruz. Elbette ki belli duygulara sahip olacaksınız, önemli olan yetişkin olarak bu duygulardan ve bu duyguların size hem bedensel hem de ruhsal etkilerinden haberdar olmak, bunları yaşınız ve hayat deneyiminiz dolayısıyla daha kısa sürede düzenleyebilmek ve hatta tepkilerinizi erteleyebilmektir. Sakinlik bir boş vermişlik değil, kendi deneyimi ile baş edemeyen çocuğunuza yardım aracı olan bir duruştur. Sonrasında siz de kendi deneyiminizi tamamlayabilir, üstüne konuşabilir ve hatta sizdeki travmatik etkileri için yardım alabilirsiniz. Ancak bu yardımın mümkün bile olduğunu bilemeyen çocuk için yetişkin, bedeni ve fiziksel ortamı güvenceye almakla yükümüdür; bunu da ancak sakin, kendinde, kontrollü bir yetişkin yapabilir.
Sonrasında enerjinin boşalması için alan açmanın sırası gelir. Yani çocuğunuzun ağlamasına, titremesine ve diğer bedensel tepkileri vermesine fırsat verdiğiniz zaman… Bu süreçte yaşı küçüldükçe ifade edici dili ve deneyime uygun duyguyu eşleme becerisi azalacağı için yetişkinin eşliği önemlidir. “Korktun”, “canın çok yandı” gibi deneyimi özetleyen ve duyguyu kabul eden bir tutum izlemek destekleyicidir. Bu çocuk için deneyimine bir anlam yaratma olanağı sunar. Dili kullanmaya başlayan çocuğunuz sakinleştikten sonra ne olduğu konuşulabilir, dil öncesi dönemde ise hala bedensel tepkileri gözlemlemek kolaylaştırıcı olur; bu noktada adım adım bir yol izlemek, aceleye getirmemek ve çocuğun hızını takip etmek gerekir. Bu durumda şöyle bir söylem yararlı olabilir; “az önce başına şöyle bir şey geldi, bir an için çok korktun ve etrafta yardım edecek kimse yokmuş gibi göründü. Zaten çok korkmuştun ve beni göremeyince daha çok korktun, merak etme şimdi yanındayım. Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” Ya da sözelleştirme kapasitesi düşükse/yoksa sadece kucaklamak, bedensel gerginliği azaltmaya eşlik etme ve "merak etme şimdi yanındayı, herşey yoluna girecek" demek... Bunun devamını getirebilmek için çocuğunuzun hızını beklemekte yarar vardır. Tekrar şok benzeri tepkilere mi geriledi yoksa çözülme öncesi bir hal mi aldı? Ya da belki bu konuya hiç değinmeden yanınızdan gitmek veya kucağınızdan inmek istedi… Her ne kadar yardım etmeyi ve bunun etkisinden kurtulmasını istesek de çocuğunuzun tepkilerini okumanızda yarar vardır ve bu tepkiler henüz bunu zihinsel bir tasarıma, bir anlatıya dönüştürmeye hazır olmadığının ifadeleridir.
Çocuğa zaman vermek ve tepkilerini izlemek, bu tepkiler duygusal ya da fiziksel olsa da bunlara izin vermek ve sabırla yatışmasını beklemek bir diğer önemli adımdır. Anlatı, çocuğunuzu karşınıza alıp deneyimin baştan sona sunulmasıyla oluşturabileceğiniz bir şey değildir. Çocuk kendisi için, hazır olduğunda, deneyimlediği biçimiyle bir anlatı yaratır; yetişkinin görevi kolaylaştırıcı, güvenli alan oluşturan, yardım eden kişi olmaktır. Adım adım, o hazır oldukça sorular sorarak ve bildiğiniz kadarıyla küçük parçalar halinde deneyimini ona sunarak travmatik olayın en azından fizyolojik ve bedensel etkilerini azaltabilirsiniz. Küçük bir çocuk için bunların azalması güvenlik anlamına gelir. Kolaylaştırıcılığınız, tüm bu korku, dehşet ve çaresizlik duygularına kap olabilmeniz çocuk için sonrasında güvende olduğu ve ne olursa olsun güvende olabileceği, yarına ilişkin umut besleyebileceği duygusu yaratır. Tam da bu, travmatik deneyimle baş etmenin temelini oluşturur. Çocuk büyüyüp yetişkinliğe ilerledikçe hala bu becerilerin serglenebilmesi ve geliştirilebilmesi amncak bu temelin varlığında mümkündür; temel sağlam değilse inşa edilen ruhsallığın yetersiz kalması ve çökmesi olasılığı daha güçlüdür.
Zor zamanlarda yukarıda aktardığımıza benzer tutum ve tepkilerle karşılaşan çocuklar, zaman içinde yardımın geldiği ve güvenliğin oluşturulduğu bir dış dünya algısı edinir. Aynı zamanda kendi bedensel tepkilerinin, duygularının, bu duygularla baş edilebileceğinin ve nasıl baş edebileceklerinin de farkında olurlar. Bu farkındalık güçlü kişisel kaynaklar oluşturur, böylece büyüdükçe çocuğunuz zor durumlarda dışarıdan yardım gelmese ya da gecikse bile nasıl hareket etmesi gerektiğini, yardım isteyebileceğini bilir.
Bunu nöroplastisite kavramı ile açıklayabiliriz. Travmatik olarak adlandırılabilecek şiddetli bir stres durumu ile karşılaştığımızda beynimiz daha önce açıkladığım savaşma, kaçma ya da donma tepkilerinden birine yönelir. Bu bizim evrimsel mirasımızdır ve sinir hücrelerimizin ezbere bildiği bir yolu tekrarlamasından ibarettir. Ancak zorlayıcı durumlarda dışarıdan aldığımız yardımlar yeni öğrenmelere yol açar. Nöroplastisite terimi bu yeni öğrenmeler ile ilgilidir; bize eski ezberlenmiş yöntemlerin değişebileceğini, dönüşebileceğini, yeni öğrenmeler yoluyla yeni tepkiler verebileceğimizi anlatır. Bu öğrenmeler tek bir sefer ile gerçekleşmez, ancak tekrar eden benzer öğrenmeler ile tepki biçimlerimizde güçlenme ve dönüşme mümkündür. Stresin şiddeti arttığında ve travmatik diyebileceğimiz bir deneyimle karşılaştığımızda, eğer bunu takip eden deneyimlerimiz olumlu ise içsel tutumumuz şuna dönüşür: “Çok büyük bir olay yaşadım, bu bende tarif edilmez acı duygulara neden oldu. Şimdi bu duygularla ne yapacağımı biliyorum ve tek başıma baş edemezsem nasıl ve kimden yardım alacağımı da biliyorum. Bununla baş edebilirim; daha öncekilerde olduğu gibi, hayatımın geri kalanında bunun etkisini daha az şekilde hissederek yaşayabilirim. Hala umut edebilirim.” Bir çocuğun bu güvenli algıya ulaşmasını desteklemek ise ancak böyle düşünebileni böyle hissedebilen ve bunun gerçekleşmesine destek olan yetişkinin eşliği ile mümkündür.
Sonuç olarak hatırlamamız gereken en önemli şey büyük ve travmatik de olsa küçük ve gündelik de olsa stres durumlarının yaşamımızın bir parçası olduğudur. Yapabileceğimiz en iyi şey çocuklarımızı bunlardan korumak adına bu deneyimleri hiç yokmuş gibi saklamak ya da görmezden gelmek yerine, bunların hayatın bir parçası olduğunu bilen, bunlarla baş edebilecek becerilerin gelişmesine olanak tanınmış, yardım istemenin zayıflık değil güçlü olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunun farkında olan, geleceğe umutla bakabilen çocuklar yetiştirmektir. Bunun yolu da yetiştirmek istediğimiz çocuklara örnek ve destek olan yetişkinler olabilmekten geçer.
Kaynakça:
Jennings, Sue – “Neuro-Dramatic-Play and Healthy Attachments”; Jessica Kingsley Publishers, 2011
Levine, Peter & Kine, Maggie - "Ey Travma Bizden Uzak Dur!" ; Doğan Kitap (Mayıs,2014)
