7 Ekim 2020 Çarşamba

Her Şey Biterken Tek Bir Şey Kalır Geriye



Kendimiz Hakkında Düşünmeye Bir Davet Olarak, “Her Şeye Son Vermeyi Düşünüyorum” Filmi
           

“I’m Thinking of Ending Things” ya da Türkçe adıyla “Her Şeye Son Vermeyi Düşünüyorum” filmi son zamanların en çarpıcı yapımlarından biri. Gerek kurgusu, gerek hikayenin işleniş biçimi, izleyici için oldukça zorlayıcı bir sınav niteliği taşımakta. Filme tepkiler ise iki kutuptan birinde yer alıyor; ya seversiniz ya da nefret edersiniz. Bu kadar zorlayıcı bir film hakkında düşünmek ve yazmak mümkün müdür? Ya da bu yazı, yazmaya çalışan kişiye dair neler söyler? Tüm bu karmaşa içinde filmin yarattığı duygudan yola çıkarak bir yazma girişiminde bulunacağım. Bu sayede, sorduğum ilk sorulara da cevap bulmanın umuduyla, sizi beraber düşünmeye davet ediyorum. 

Filmi tanıtan kısa bir giriş ile başlamak yararlı olabilir. 2020 yapımı filmi dört temel parçaya ayırmak mümkün. Hepsi zamanda ileri doğru akıyormuş hissi veren bir buluşmanın ardından bir çiftin taşraya, erkeğin ailesini ziyaret etmeye gittikleri araba yolculuğu, evde çiftin erkeğin ebeveynleri ile yaşadıklarına tanık oluşumuz, geriye dönüş yolculuğu ve son bölümde başladıkları nokta olmayan bir yere – acaba gerçekten öyle mi?-  varıp orada kalmaları… Karakterler de yine temelde dört kişi olarak düşünülebilir. Hikayeyi anlatan ana karakter olduğunu düşündüğümüz Lucy (Luisa, Lucia, Ames –yoksa bu Amy’nin kısaltması mı?), erkek arkadaşı Jake ve Jake’in anne ve babası… Peki sürekli karşımıza çıkan yaşlı adam, filmin bir yerlerinde ortaya çıkan biri “görünmez”, ikisi “zorba” üç genç kadın ve dansçılar da kimdir? Filmde bize ne anlatmak üzere bulunurlar?

Söylemek gerekir ki pek çok kişinin kafasını çok bulandıran, bazılarını sıkan ve bazılarının anlamsız bulduğu bir filmdir. Ve belli perspektiflerden belki haklı oldukları da düşünülebilir. Ancak bu filmi basit bir olay kurgusu üzerinden düşünmenin haksızlık olacağını söylemek gerekir. Filme dahil olan tüm kitaplar, alıntılar, sanat eserleri, müzikaller, objeler, renkler ve hatta kar zincirinin bile bir şey anlatma telaşı içinde olduğunu söylemek mümkündür. Ama nereden ve nasıl dinlemek gerekmektedir?

Film aynı isimli kitaptan bir uyarlamadır. Kitabın daha katmanlı ve fazla karaktere sahip olduğu ve bu yüzden daha derinlikli olduğu ikisini karşılaştıranlar tarafından düşünülmektedir. Ancak malumdur ki her yönetmen ve senarist yaptıkları filme kendi ruhlarını üflerler. Kaufman’ın yapımcı, yönetmen ve/ya senarist olarak daha önce ruh üflediği filmler de (Adaptation, Being John Malkovich, Eternal Sunshine of Spotless Mind, Instinct, Confessions of Dangerous Mind, Anomalisa, Synecdoche New York) bize bu filme üfleyeceği ruh hakkında bir fikir vermektedir. Bir kendinle karşılaşma ve iç hesaplaşma, zihni ve anıları yapılandırma her birinde öne çıkmaktadır. Ve sanki bu defa Kaufman kendiliğin yapılanması üzerine de bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır. Bu noktada filmi anlamak için önereceğim dinleme biçimine geçiş yapabiliriz.

“Her şeye son vermeyi düşünüyorum….”


Filmi izleyenlerin buluştuğu ortak nokta filmin bir yolculuk filmi olduğu. Evet bu bir yolculuk filmi ama yolculuk nereye? Kimin yolculuğuna tanık oluyoruz aslında?

Film bir evin içinde dolaşan kamera ve ona eşlik eden bir monolog ile başlar. Bir kadın, daha sonra ana karakter olduğunu düşüneceğimiz kadın her şeye son vermeyi düşündüğünü söyleyerek başlar ve bu düşüncenin kökenlerini araştırırken erkek arkadaşından bahseder. Bu noktada hikayeye giriş yaparız. Hikayenin başlangıcından sonuna kadar tekrarlar halinde duyduğumuz bu son verme düşüncesine, ilk birkaç dakika içinde filme dahil olan, arada gördüğümüz ve kim olduğunu bilmediğimiz bir yaşlı adamın tekrarlayan cümlesi eklenir; “geriye tek bir soru kaldı…” .

Filme adını da veren cümle, genel olarak kendi yaşamına son verme düşüncesi ile özdeşleştirilir. Filmin pek çok yerinde intihara ve yaşamın sonuna göndermeler olduğu görünmektedir. Ancak sanki bu cümle bir intiharı anlatmanın ötesine geçip film boyunca farklı bağlamlarda karşımıza çıkar. Belki burada bitmenin ve bitirmenin anlamları üzerine düşünmeye başlayabiliriz. Bitiş, sonrasında yeni bir başlangıcı çağrıştırdığı kadar bir tamamlanma fikrini de içinde barındırır. Bu durumda yeni bir pencereden şunu sorabiliriz: “bazen yeniden başlamaktan çok anlamlı ve tamamlanmış hissettiğimiz bir sonlanmaya ihtiyaç duymuyor muyuz?”. Cümlenin filmde pek çok bağlamda kullanıldığını görebiliriz; bazen bir düşünce akışının tamamlanması, bazen bir anın tamamlanması, bazen ilişkinin sonlanması bağlamlarına eşlik ettiğini görebiliriz. İlgisiz görünen zamanlarda ortaya çıkan, bir okulda temizlik işleri yaptığını gördüğümüz yaşlı adam “tamamlanma” bağlamında önemli bir karakter olarak kurguya yerleştirilmiş olabilir mi? Yaşlılığa, yaşamın bitişine dair bir gönderme olamaz mı? Film içinde yaşlanma, yaşlanma ile gelen son, azalan beceriler, toplumun yaşlılığa ve yaşlılara bakışı hakkında ne kadar vurgu olduğunu görmek mümkün; o halde karakterin filmin anlattıklarını dinlemek için temellerden birini oluşturduğu söylenebilir. Ve en az onun kadar önemli olan diğer zemini çok sık karşılaştığımız bir cümlede bulabiliriz belki; geriye cevaplanmamış tek bir soru kaldı…

Filmin temel kurgusunu bitmek/sonlanmak anlamında düşünebileceğimiz kadar cevaplanmamış tek soru cümlesi üzerinde de düşünebiliriz. Yaşamın sona ermesine ilişkin göndermeye eşlik edebilmesi ve buna eşlik eden diğer anlamları keşfetmek için,  geriye kalan tek soru ne olabilir? Filmi deneyimleme şeklimize bakarak bu soruya yanıt arayabilir miyiz? Bu noktada film boyunca bana eşlik eden duygularımı, yaşadığım kafa karışıklığını, bir hikaye oluşturma çabamı –sonuçta herkesin bir hikaye ve buna tanıklık eden ötekilere ihtiyacı var- ve filmin son sahnesinin yarattığı boşluk duygusunu da yanıma alarak, kendi kişisel deneyimimden yola çıkarak bu cümleyi düşünüyorum. Tüm bu karışıklık, tamamlanma ve anlamlı bir hikayeye sahip olma ihtiyacı neden hayatı sonlanmak üzere olan yaşlanmış birinin ihtiyacı olmasın ki? Filmi bir bütün olarak düşündüğümüzde cevabın film boyunca verildiğini ve yine de tam bir cevap olmadığını görebiliriz ancak cevap filmin tamamıysa, o halde geriye kalan soru nedir?

“Ben kimim?” tüm hayatımız boyunca cevabını aradığımız, tam bulduğumuzu zannettiğimiz zaman tekrar kafamızın karıştığı ve yeniden cevap aramaya başladığımız ve hep geriye kalan son soru değil midir? Kendimize ait bir hikaye oluşturmaya çalışırken, kim olduğumuza dair cevapları tekrar tekrar gözden geçirmez miyiz? Kendi hikayemizde her şeyi yerli yerine oturtup, kim olduğumuzu bütünlemeye, kim olduğumuz sorusuna tam bir cevap vermeye çalışmıyor muyuz?

Belki filmi daha bütünlüklü bir perspektiften görüp duyabilmek için kitabı da okumak gerekli olabilir. Ancak Kaufman’ın ortaya koyduğu haliyle düşünmek üzere filmi dinlemeyi bu temel iki mesele üzerine oturtmaya çalışabiliriz. Bu noktada psikanalizin bize gösterdiği yoldan yararlanmayı umuyorum. Ancak kuramın genişliği, karmaşıklığı ve ara yollarının çokluğu düşünülünce diliyorum sade, kolay anlaşılır ve ortak bir anlamda buluşabiliriz.


Oklahoma, Oklahoma! [A]

Film hakkında düşünürken aklıda tutulması gereken önemli bir çerçevenin Oklahoma müzikali olduğunu söylemek gerekiyor. Filmin tema müziğinden radyoda çalınan şarkılara, son 20 dakikada gösterilen dans performansı ve yaşlı adamın tanıklık ettiği müzikal provalarından Jake’in son sahnede söylediği şarkıya kadar her konuda Oklahoma müzikali bize neler olup bittiği hakkında fikir verebilecek bir referans kaynağı olarak düşünülebilir.

Müzikal ilginçtir ki yine bir kitap uyarlaması. Daha önce bir tiyatro oyunu olarak sahnelenmiş ancak yeterli ilgiyi görmeyince müzikale dönüştürülmüş ve hatta filmi de çekilmiş bir eser. Müzikal 1900’lerin başında Kızılderili toprağında yeni kurulan Oklahoma’da geçen bir aşk ve rekabeti anlatıyor. Bir genç kadın, bir kovboy ve bir çiftlik çalışanından oluşan üç ana karakter etrafında şekillenen bu aşk ve rekabet ilişkisi, filmin hikayesinden çok farklı görünüyor. Zira filmde bir aşk üçgeni ya da rekabete ilişkin bir tema varmış gibi görünmüyor.

Müzikalin hikayesine biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Hikaye, kasabada yaşayan güzel bir genç kadın, onunla ilgilenen ve onun kalbini kazanmaya çalışan bir kovboy ve bu genç kadının çiftliğinde çalışan, ona saplantılı bir aşk besleyen bir adam hakkında. Kadın başlangıçta kovboyu reddediyor ve onunla ilgilenmediğini kanıtlamak için yapılacak yardım gecesindeki dansa yanında çalışan çiftlik çalışanı ile gitmeyi kabul ediyor. Ancak eser boyunca bir şekilde bu kovboyun cazibesine kapılıp, sonunda onunla hayatını birleştirmeyi kabul ediyor. Büyük bir aldatılmışlık ve yalnızlık duygusu yaşayan, reddedilen saplantılı aşık ise öfkeyle düğüne gidiyor ve kavga başlatıyor. Kavgada kovboy, bu aşığın kendi bıçağının üzerine düşmesi ile ölümüne neden oluyor. Tüm kasabanın tanıklığı ile masum olduğunu kanıtlayıp kadın kahraman ile tekrar bir araya geliyor ve tipik bir hikaye gibi sonsuza kadar mutlu yaşayacakları vaadini sunarak müzikal sonlanıyor.


Düğün ve kavga sahnesi oldukça tanıdık; filmde iki defa karşımıza çıkıyor. Bu kadar ayrı görünen iki hikayenin içinde bu sahneye, mutlu çiftten erkek olanın ölmesi gibi bir farkla sonuçlanan bu sahneyi koymak neden gerekmiş olabilir?

Bir diğer soru da Jake’in son sahnede söylediği şarkı hakkında… Son sahnelerde Jake’i sahnede Nobel fizik ödülünü alırken görüyoruz. Sahnedeki dekora tekerlekli sandalye üzerinde mutlu annesi, izleyiciler arasında da babası, Lucy, iki “zorba” ve bir de “görünmez” olan genç kadınlar ve daha pek çok kişi var. Herkes 50’li yılların kostümleri içinde ve o dönemde çekilen filmlerde kullanılan “yaşlandırma” makyajı yapılmış halde; adeta sahte bir yaşlılık, zorla yaşlandırılmışlık gündemde.  Jake, ödül için kime olduğunu anlamadığımız bir teşekkür ediyor, Lucy sanıyoruz ama aslında bir muhatabı yok. Ve ardından müzikalden bir sahne performansı gerçekleştiriyor, bir rüya/düşlem şarkısı söylüyor. Bu şarkıyı orijinal müzikalde hangi karakterin söylediğine baktığımızda, reddedilen ve sonunda ölen saplantılı aşığın şarkısı olduğunu görmek şaşırtıcı değil.  Çok ilgisiz görünen iki eserin beraberliğinin izini özdeşleşmelerde arayabileceğimizi düşünebiliriz. Hatta son sahneden önce gerçekleşen ve farklı sonla biten dans performansını bile bir arzu doyumu olarak okunabilir diye düşünmek mümkün görünüyor.

 

“Çoğu insan aslında başkasıdır. Düşünceleri başkalarının fikirleridir; yaşamları taklit, arzularıysa birer alıntıdır.”    -      Oscar Wilde

Filmde bir alıntı olarak karşımıza çıkan bu cümleler bize filmin özü hakkında çok fazla ipucu veriyor aslında. Oscar Wilde bunu söylerken özgünlüğümüzün olmadığı vurgusu yapıyor şüphesiz, zaten hemen bundan önceki alıntı da Emerson’dan “özgün varlıklar olmadığımız” yönünde. Bunun ortaya çıktığı sahne ise yasaklı bodruma inen Lucy’nin (ya da Luisa ya da Lucia ya da Ames/Amy) önce çamaşır makinasında yaşlı hademenin önlüklerini ve ardından “ben yaptım” dediği resimlerin posterlerini bulduğu, sonrasında ise daha önce telefonunda bulunan, sergilediği bu eserlere dair hiçbir kayıt bulamadığı bir karşılaşma sahnesi. Jake’in annesi hemen bu sahnenin öncesinde Lucy’ye oğlunun ne kadar talepkâr, kontrolcü ve kararlı olduğunu, onun bu kontrol arzusuna karşılık vermemesi gerektiğini ve “risk alması” gerektiğini söylüyor üstelik. Bodrum katı sembolik olarak neyi temsil ediyor, Jake neden buraya girmeyi yasaklıyor ve buraya girmek neyi ortaya çıkaracağı için bir risk soruları akla geliyor.    Ayrıca salonda fotoğraflara bakarken küçük çocuğun kimin fotoğrafı olduğu sorusu da akla takılıyor; Jake kendi fotoğrafı olduğunu söylüyor ama Lucy içinde kendi fotoğrafı olduğundan emin ve bu iddia kafasını karıştırıyor.

Bu noktada özdeşleşme meselesine giriş yapmamız gerekiyor. Freud, egomuzun nesnelerimizle ilişkilerimiz yoluyla şekillendiğine inanıyordu [B]. Doğduğumuz andan itibaren ilişkiye girdiğimiz tüm ötekilerimize/nesnelerimize bizim için anlamları doğrultusunda bir önem atfederiz. Bu önem onların sevgisini kaybetmemek adına onların istediği kişiler olma yönünde davranmamıza neden olur. Peki, bu bizim için “önemli ötekilerin” ne istediğini nereden bilebiliriz?

Bu noktada bakış, bakma, bakılma, görme ve görülme ilişkisi devreye girer. Winnicott, bebeğin annesine baktığında iki şey gördüğünü söyler; biri kendisi diğeri annenin gözü [C]. Aralarındaki özel ilişki, yaşamın sürmesine ilişkin arkaik dürtümüze temas eden bu bakma ilişkisi içinde annemizin anlamı kadar, bizim anlamımız hakkında da fikir verir. Bu noktada bebek yansıyan bu fikirlere, annenin gözünden yansıyan kendi imgesine tutunur ve kendiliğini o noktada tanımlamaya başlar. Bu da bize şu çıkarımı yapma olanağı sunar; ben ötekinin gözünde yansıyan şeyim, o halde ben ötekinin gördüğü kişiyim.

Bu yansıyana tutunma kadar, yansıtanın ne arzuladığını da bilmek önemli hale gelir. Çünkü yansıtan önemli ötekinin ne arzuladığına dair bir fikir üretirsek ve/ya üretmeye çalışırsak, onun bakışı ile daha fazla karşılaşmaya çalışırız. Böylece hem onun arzusu hem de kendim hakkında daha fazla fikre sahip olabilirim. Aslında bu çift kutupludur; çünkü bu arzuladığımız bir şey olduğu kadar, ötekinin arzusuna yakın olmadığımızı ve onun arzusunun nesnesi olarak tehdit altında olduğumuzu hatırlatır, bu da endişe yaratır. Yani ya yansıyan şey bize dair bir şey değil de yansıtanın kendini algılayışı ve arzusu ise? O zaman özdeşleştiğimiz şey kendimiz sandığımız önemli öteki de değil midir? Ayrıca bu önemli ötekinin kim olduğu hakkında fikirlerimiz ve onun bizi sevmesine olan arzumuz, bizi onun gibi olmaya da iter; sonuçta insan en çok kendi yansımasına ihtiyaç duyar ve kendinden yansıyan şeyin sevilebilir olduğu ölçüde kendini sevebilir hale gelir. Bu durumda gerçekte kim olduğumuzun cevabını bulmak zorlaşır. Darian Leader‘ın dediği gibi “başka biri ile özdeşleşmenin bir sonucu da, ne istediğimizin onların ne istediğiyle tanımlanmasıdır”[D]. 

Sevilebilir kendiliğimizin çekirdeğinde bulunan sağlıklı narsizmimiz; yansıttıklarımız ve yansıtılanlar arasındaki benzerlik fazla olduğu ölçüde kendilik algımız da sağlıklı olabilir, kendimizi bütünlüklü ve değerli hissederiz. Bu durumda ilk önemli ötekimiz/nesnemiz olan annemizin gözünden herhangi bir duygu ile yansıyan kendi imgemize, annemizin sevdiği şeylere ve annemiz gibi biri olabilmeye yaptığımız yatırımlar onlarla kurduğumuz ilişki dönüşse ve bitse bile kendiliğimizde birer parça olarak kalır. Zaman ilerleyip yaş aldıkça, bu ödünç aldığımız bir şeydir diyebiliriz. Bu ödünç aldığımız malzeme ruhsallığımızda işleme tabi olur, yeni nesnelerle şekillenir, kırpılır, eklemlenir, yeniden form kazanır. Dürtülerimizi kabul edilebilir şekilde sergilemeyi onlarla ilişkimiz içinde öğrenir ve bu uzlaşma alanında kendiliğimizi onlarla ilişki içine girmesi için, bakan, onaylayan ve hatta onların da onaylanmaları ile daha da değeri artan dış gerçekliğe sunarız. Bakış her yerdedir. Bazen kim olduğumuz bu önemli ötekiler için çok katlanılmaz ve/ya baş edilemezdir. O zaman bakışa vereceğimiz yanıt, sağ kalımımızı tehdit eder bir niteliğe bürünebilir tehdidi bertaraf etmemizin yollarından biri bakışı reddetmektir ancak bu durumda bile bize bakılıyor olduğu gerçeği değişmez, ve görünmez olmak bir çıkış yoluna dönüşebilir. Diğer bir yolu da, önemli ötekilerin bakışından yansıyana kendimizi bırakma ve kendi özgün arzularımızdan uzaklaşmaktır. Sahte kendilik, kendi özgün eylemlerimizi sırf bu uğurda, sevilmek ve onaylanmak üzere kendiliğimizi ötekinin gözüne uygun hale getirmeye çalıştığımız o yerde ortaya çıkar.

Bu acıklı özdeşleşme ve kendiliği oluşturma sürecine dair, ana karakter olduğunu düşündüğümüz Lucy, bitmek bilmeyen merdivenlerden iniş sahnesinde çok tanıdık bir hikâye anlatır: “Buna son vermeliyim. Bu ilişkide kim olduğumu bilmiyorum, ben nerede bitiyorum ve Jake nerede başlıyor bilmiyorum. Duygu durumum sürekli değişiyor. Jake onu gören ve onaylayan birine ihtiyaç duyuyor ve ben oyum. Ayrıca benim diğerleri tarafından onaylanmış olmam da onun daha fazla onaylanmasını sağlıyor.” O zaman bazı soruları tekrar sorma zamanı… Lucy kimdir? Özdeşleşme hikayesinin kahramanı kimdir? Aslında biz kimin hikayesinin tamamlanma yolculuğuna tanık oluyoruz?

Lucy ya da Luisa ya da Lucia ya da Ames…

Dönüş yolunda Jake dönerek şöyle seslenir; “Hadi ama Ames”… Lucy düşünür; “Ames… Amy için bir lakap olmalı. Hiç benim adıma ya da bana takılan bir lakaba benzemiyor…” Sahi, filmi anlatan ve ana kahraman olduğunuz düşündüğümüz bu kadın kim? Filmin son sahnelerine kadar anlatıcısı olan kadın ya filmin ana kahramanı değilse?

Lucy ilk sahnede parlak renklerle canlı ve dikkat çekicidir ve film ilerledikçe değişen havayla birlikte değişen renkleri görmezden gelmek imkansızdır. Fırtınanın kalbine (hem meteorolojik –yoksa bu da mı bir metafor?-  hem de ebeveynlerle buluşma, yaşlanma ve tekinsizlik gibi temalarla metaforik olarak) doğru ilerlerlerken Lucy şöyle der “burası çok güzel, kasvetli ve kırgın bir güzellik” ve farklı ağızlar farklı şekillerde bunu tekrar eder; zalim güzellikler, tekinsiz güzellikler, şefkatli güzellikler ya da idealize güzellikler… Bu renkli atmosferden karanlığa doğru çekilirken Lucy ile ilgili pek çok şey değişir; mesela kıyafetlerinin renkleri parlak turuncu ve sarıdan filmin sonunda donuk mavilere değişir. Elbisesi bir uzar bir kısalır, üzerindeki kazak değişir, bir var bir yok olur, hırkaya dönüşür. Saçları toplanmış, örülmüş, dağınık toplanmış ya da salınmış olabilir ve halka küpe mi yoksa inciler mi taktığından emin olamayız… Tek değişiklik fiziksel değildir; duygu durumu, kendini ifade ediş şekli de değişkenlik gösterir. Ve uzmanlık alanı, büyüdüğü yer, yaptığı iş ve ilgilendiği sanat da değişiklik gösterir. Ya ilişkilerinin başlangıcı olan tanışma hikayesi? Hayır, o da sabit kalamaz, değişir durur. Ve en çarpıcı değişiklik ismi olarak ortaya çıkar. Telefonu çalar ve arayan o sırada o ne isimle çağrılıyorsa, aynı isimli biri olur. Öyle bir yere varır ki adını ve hatta lakabını bile hatırlayamaz olur ama ona hitap edildiği gibi olmadığından emindir.  Adını karıştıran o mudur yoksa Jake mi? Çünkü Jake için önemli ötekiler olan diğer nesneleri de değişiklik gösterip dururken Jake filmde değişmeden kalır. Ve ikinci değişmeyen kişi yaşlı adamdır.

Buraya geri dönmeden önce belki Jake’in diğer önemli ötekilerinin değişimine bakmak gerekir. Babası ve annesinin duygu durumu, Jake ile ilişkilenme şekli, birbirleri ile ilişkilenme şekli, yaşları ve sağlık durumları film boyunca değişir durur. Ayrıca “zorba” kızları bir yaşlı adamın çalıştığı okulda, bir dondurmacıda görürüz, keza “görünmez” kızı da… Buna mekanlar arası geçişler de eklenince iyice kafa karıştırıcı olur ve endişe verici ya da tekinsiz ya da hüzünlü ya da sıkıcı ya da saçma nitelemelerinden birini kazanır.

Bu tanımalar izleyicinin endişeyi işleme biçimine göre değişir ancak baş etmek için herkes benzer bir şey yapar; bir sabit bulup ona tutunur – ki bu sabit filmi saçma diye bırakmak da olabilir. Bu noktada değişmediğini gözlemlediğimiz iki sabite; Jake ve yaşlı adama tutunabiliriz ve hikayeyi anlatan her ne kadar Lucy de olsa – yoksa Luisa, Lucia ve/ya Ames mi? – onu özdeşleşilen nesnelerin bir potpurisi ya da arzu nesnesi olarak bir parantez içinde ele almak gerekli görünmektedir. Bu Lucy’nin yolculuğun başlarında söylediklerini tekrar düşünmek için iyi bir fırsattır: “Jake’i çözmek zor. Belki kendi kökenine açılan bir penceredir, adamı yaratan çocuğun kendisidir”. 

Film boyunca yaşlı adamın bir şekilde ilişki içine girdiği tüm kişi, durum ve nesneler (salıncak, Tulsey Dondurmacısı, hademeyle dalga geçen kızlar, müzikalde söylenen şarkı, gördüğü dans sahnesi, ev, okul, “görünmez kız”…) daha sonra Jake ve Lucy’nin yolculuğuna dahil olur. Sadece Lucy bağımsız bir kişilik gibi durur. Annesinin ağzından Jake’in gün geçtikçe içine kapanıp, ilişkilerden uzaklaştığını duyarız; bu koşullarda Jake bir kadınla ilişki kurabilir biri gibi mi durmaktadır? Ya da bu ilişkiler Jake için kaçınılmaz olarak nesnelerinin bakışından kaçamayıp, özne oluşunu yitirmesine, onların arzularını doyuran bir nesne haline gelmesine neden olmaktadır diyemez miyiz? Evet, aşk nihayetinde benliğini, diğerinin benliğine teslim etmektir[E] ancak Jake’in aşk hiakyesi kırık bir aynanın yansımasında başlamışsa, bu teslimiyet pek sağlıklı görünmemektedir. Tüm bu sahneler ve hikayenin gidişatı Lucy’nin gerçeklikte var olup olmadığını bir daha düşünmemiz gerekir… Ya Lucy, Jake’in arzu ve/ya kendilik nesnelerini temsil ediyorsa? 

Eve dönmek korkunç…”

Film boyunca hep Lucy’nin kim olduğunu düşünürüz de Jake’in kim olduğu ve ne istediği sorusu kolay kolay aklımıza gelmez. Çünkü film boyunca tüm karakterler, Jake’in kim olduğuna dair bir takım bilgiler vermektedir. Söylediği en önemli şeylerden biri onun için eve dönmenin kaçınılmaz bir zulüm olduğudur. Lucy, “Bonedog” şiirini okumayı bitirdiğinde Jake bunun kendisi için yazılmış gibi olduğunu söyler. Şiirde bahsi geçen ev boş bir evdir ve yalnızlıkla yüklüdür. Diğer taraftan kendiliğin bir temsili olarak düşündüğümüzde ev, Jake’in katlanılmaz ruhsal ıssızlığını ifade eder gibi görünmektedir. Jake gerçekten eve dönmektedir, ona acı veren anılarla yüklü, ebeveynlerinin hayal ve hayaletleri ile dolu, kendisine dair pek çok şeyi hatırlatan, karanlık bir eve; ruhsal evine. Ve bu “korkunç” görünmektedir çünkü hiçbir arzu doyuma ulaşmamıştır hatta belki ifade alanı bulduğu her anda, annesinin ruhsal dalgalanmaları ve babasının tekinsizliğinin yarattığı bir tehdit altındadır. Kendisinin, kendisi gibi olmasına izin verilmediği, filmin bir yerinde annesinin dediği gibi “suçluluğu ile çok toleranslı davrandığı” ancak anladığımız kadarıyla bunun karşılığında ruhsal olarak yapışık bir tutum sergilemesini gerektiren ve bu yüzden sürekli kendi içine gömüldüğü bir evdir burası. Lucy arabada kırık bir aynaya bakar; yansıyan ise bir parçadan ibarettir. Sanki bu Jake’in ruhsallığının nasıl kırık bir aynadan yansıyarak oluştuğunu ve hem kendisinin hem de nesnelerinin birer parça nesneden oluştuğunu anlatmaktadır. Aynadan yansıyan kısmi Lucy de bu noktada onun ruhsallığının bir parçası olarak düşünülebilir. Dönüş yolunda ise annelerin çocuklarının acılarına neden olmasına dair “Freudyen” saçmalık hakkında konuştuklarını görürüz. Sanki Jake annesinin kırık bir ayna gibi işlev göstermesini temize çekmeye çalışmaktadır, sanki annesine rağmen bir yetişkin olduğunda kendi seçimlerinin suçluluğu hakkında bir şeyler söylemeye çalışmaktadır. Bunları düşündüğümüz zaman filmin kahramanının Lucy olmadığını da düşünmek kaçınılmazdır. Film, temsil edilen tüm nesnelerin (Lucy’den, canlı canlı çürüyen domuza kadar) kendisi hakkında bilgi verdiği, yaşlanmış bir adam olarak hayatının sonuna doğru gelirken kendisi, arzuları, hayalleri, acıları, pişmanlıkları, seçimleri, önemli ötekileri hakkında tekrar kafa yoran Jake hakkında değil midir? Eve dönmek, sona yaklaşırken ruhsal evini, kendiliğini yeniden yapılandırmak ve yaşamını sorgulama uğraşıdır. Bizler, Jake’in acısına ve var oluşuna tanıklık etmek için son sahnede olduğu gibi “izleyicilerden” oluşmuş bir topluluk olarak, onunla kendiliğini oluşturan parçalar arasında gezinir, bir hikaye oluşturmaya ve hikayeyi anlamaya çalışırız.

Erik Erikson kuramında yaşlılık dönemini şöyle tanımlar: benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk[F]. Burada benlik bütünlüğüne varabilmenin yolu, daha önceki çatışmaların kendiliğin lehine çözümlenmiş olması ve kişinin anlamlı bir varlık sürdürdüğüne ilişkin algısının oluşmasıdır. Aksi takdirde büyük bir keder ve umutsuzluk ortaya çıkar. Filmin başından beri gördüğümüz adamın Jake olduğunu düşünürüz, sezeriz filmi sonunda animasyon domuz ile sohbetinde de bunu netlik kazanır. Film boyunca Lucy’nin Jake için temsil ettiği her şeye dair bilgi sahibi oluruz. Belki kendisi olarak bu nesnelerle karşılaşmak çok zor olduğundan Lucy karakterini düşleminde yaratılmıştır, belki hayatı boyunca bir şekilde ilişki kurma adımları attığı kadınların bir toplamından ibarettir, belki de Lucy aşka duyduğu özlemin ve yalnızlığı giderme arzusunun ya da belki Jake’in nihayet tüm bakışlardan uzaklaşması kolaylaştıran, onu görünmez kılan bir kılıfın temsilidir.  Her ne olursa olsun film boyunca Jake, başka birinin gözünden hayatını sorgulamaktadır ve bu haliyle bakılan nesne olmanın tahammül edilemez acıları ile karşılaşmaktan kaçınabilir. Erikson’un vurguladığı gibi, hayatının sonlarına gelirken nesnelerinin, düşlemlerinin, arzularının ve acılarının parçalı hallerini “sonlandırıp” tamamlamanın; anlamlı bir var oluş ve bütünlük oluşturmanın peşine düşmüştür. Bunu yapmanın yolunu bilinçdışı ile uzlaşarak bakılan nesne konumundan çıkıp, bakan nesneye dönüşerek yapmaya çalışmaktadır. Nihayetinde insanın bir başkasının hayatına bakması kendi hayatına bakmasından daha kolaydır. Jake, Lucy’yi ortada konumlandırarak kendi hayatına onun aracılığı ile bakabileceği korunaklı bir alan yaratabilmiştir. Böylece Freud’un tanımlamasıyla, bilinçdışına itilen malzemenin en az iki defa bastırılması ve bu bastırma sürecinde kılık değiştirmesine tanık oluruz [G].

Bu yolculuk o kadar acı vericidir ki filmin belli yerlerinde bilinci onu gerçekle karşılaşmasının yaratacağı dehşet konusunda uyarır, çünkü bilinçdışı içerik bilince çıkmak konusunda yoğun bir basınç yaratır. Yolculuğun ilk anlarında radyodan yolların çok “güvenilmez”[1] olduğunu duyarız, Lucy geri dönme fikrini ortaya koyar. Ancak Jake her şeyi sonlandırmaya yoğun bir ihtiyaç duymaktadır o yüzden yolda başlarına bir şey gelmemesi için, yola sıkıca tutunabilecekleri kar lastiklerini almıştır.  Jake bodruma girilmesini yasaklar, bodrum hem bilinç dışı içeriği temsil ettiği için tehlikelidir hem de bu içeriğin dış gerçeklikteki yerlerini işaret etmektedir; Lucy’nin gördüğü her nesne, karşılaştığı her durum Jake’in gerçeklikte başka bir şey yaşadığını hatırlatmaktadır. Dönüş yolunda dondurmacı ziyaretinde genç kız Lucy’yi anıların derinliğine indikçe gerçeklikle karşılaşma ihtimaline karşı devam etmemesi için uyarır, “istersen burada kalabilirsin, zamanda ileriye gitme”; sanki bu hikayeyi burada tamamla ve keyifle bitir, hikayenin sonlarına vardıkça hoşlanmadığın o gerçekle karşılaşacaksın der gibidir. Ve sonra bir şey olmamış gibi gülümseyerek ekler, “dikkatli olun, yollar çok güvenilmez”.

 

 “Kurtçuk dolu domuzu da birinin oynaması gerekir, değil mi?”

Filmin sonunda yol Jake’in acı dolu yıllarını geçirdiği liseye götürür onu. Zaten hiç ayrılmadığı bir ikinci evdir orası; acı dolu ergenlik yıllarını orada geçirmiştir ve ergenliğinde olduğu gibi “zalim güzelliğe sahip” kızlar tarafından hor görüldüğü, görünmez olmayı dilediği ve büyük ölçüde başardığı hayal kırıklığı dolu, düşlediği gibi olmayan bir hayatın sonlarına doğru yine orada yol almaktadır.

Jake okulun içinde fiziksel olarak kaybolurken Lucy’nin zihninde de imgesel olarak kaybolur. Lucy onu arar ve sonrasında tanıdık ama yabancı bir imgede bulur. Ya da Jake mi nihayet görünmezlik kılıfı ile buluşmuştur? Lucy’ye kendini hatırlatır, Lucy ile kendini hatırlar. İkinci defa ona terliklerini verir; “benim terliklerim, senin terliklerin”. Genç ve yaşlı kişi olarak orada duran tek bir Jake vardır. Lucy aradığını bulmuştur ve onu arayan kişi tarafından bulunmuştur ama çok tanımadığı bu kişiyi aradığında ne yapacaktır? Ya da aradığı şeyi bulduğunu anlayabilir mi? Ne de olsa neye benzediğini bile hatırlamıyordur… Bu bize Jake’in kim olduğunu araştırma fikrine geri götürür; ne Lucy kendi gerçekliğinden emindir ne de Jake kim olduğunu bilmektedir. Kucaklaştıkları an Jake’in özlemleri ve hayal kırıklıkları ile kucaklaşması gibidir. Hemen ardından Oklahoma müzikalinin düğümünü çözen dans gösterisi başlar; bu defa ölen Jake’in hep olmayı hayal ettiği şeyin temsili, benlik idealidir. Benlik idealini kurban etmek pahasına gerçek Jake kavgada galip olur ve arzusuna kavuşur. Böylece müzikaldeki aşk üçgeninin, Jake’in hayatındaki karşılığı da görünür olur. Ancak bu ölüm çok yıkıcı ve katlanılmaz bir deneyim olur. Arzu nesnesine böyle kavuşacaksa, içinde yaşattığı umudu öldürerek hikayesini sonlandıracaksa tamamlanmış hissedebilir mi? Yeni ve gerçekten doyurucu, anlamlı bir sona ihtiyacı vardır.

Arabasında bu katlanılmaz gerçekle karşılaşır. Tulsey Dondurmacısı’nın tekinsiz palyaço kraliçesinin gözleri onun ne yaptığını görmüş ve anlamıştır; bir kere daha aynadan yansıyan kendiliği kırık ve eksiktir. Gerçeklik bu kadar acı verdiğinde, düşlem kurtarıcı olur. Çocukluğunda, ebeveynlerinin ihmali yüzünden canlı canlı çürüyen domuz onu kurtarmaya gelir. Ne de olsa “domuz olduğun için kendine acımazsan aslında hiçbir şey o kadar da korkunç değildir”, birinin de bu rolü oynaması gerekir. Domuz ona onarıp anlamlı kılmaya çalıştığı kendiliği ve doyuma ulaştığı bir hikaye yaratma çabasında bir kapı aralar: birinin böyle olması gerekiyordu ve zaten yeterince yakından bakınca her şey birbirine benziyor… Bir taraftan Jake’e içinde bulunduğu durumun çok anlamsız olmadığını anlatmaya çalışırken diğer taraftan sona ulaştığı yaşamında düşlemsel bir arzu doyumunun yine de olanaklı olduğunu hatırlatır.

Hayatının sonunda nihayet anlamıştır; “mantıksal her gerekçe aşkın gizemli denklemlerinde mevcuttur”. Bütün bu acı, tamamlanmamış bir aşk hikayesinin, kendisinden bile sakladığı bir arzunun, bütünleyemediği kendiliğinin parçalarıdır; fiziksel, metafiziksel ve sanrılarla dolu bir yaşamdaki en büyük keşfi bunu anlamak olmuştur ve bu, hayatının sonunda edinebileceği en büyük ödüldür. Bu, nihayet sonlanmak üzere olan hayatında kim olduğuna ve hayatının anlamının ne olduğuna verdiği yanıttır. Onun hayatı tamamlanmamış ve mutlu sonla bitmemiş, anlaşılması güç bir aşk, ortaya konması çok güç bir arzu hikayesidir. Onu bu yanıta getiren hayatının ve kendiliğinin tüm parçalarını kabul eder: “hepsini kabul ediyorum”. Bu kabulle berber şarkısında tüm hayallerinin yıkık dökük olduğunu bilse de sevilmeye dair umudu koruduğunu hatırlar.

“Sorgulanmamış bir yaşam, yaşamaya değmez.”[H]

Filmin yarattığı kafa karışıklığının sadece kurgu ile ilgili olduğunu söylemek gerçekçi bir bakış açısı olmayabilir. Film hayatın sonuna giderken yapılan sorgulamaya işaret eden haliyle genç izleyicilerinin çok da anlamak istemediği bir şeyden bahsetmektedir. Film boyunca sonun kaçınılmazlığını vurgular gibi yaşlılığın ve yaşlanmanın nasıl deneyimlendiği ve algılandığı her fırsatta vurgulanır. Özellikle yaşlanmanın neredeyse tabuya dönüştüğü modern toplumlar için üzerine düşünmesi çok acı verici bir konu olduğundan, filmin kafa karıştırmasının çok doğal olduğu söylenebilir. Kim bilir belki Kaufman’ın bu filme olan yatırımının ve bu filmi yapmaya iten arzusunun altında da belki kendi hayatının nasıl sonlanacağına ilişkin endişeler ve yaşamının hesabını tutma uğraşı vardır.

Sokrates’in bin yıllar önce söylediği bu önermenin günümüzde hala bir karşılık bulduğunu film içinde görmek mümkündür. Hatta film özelinde yaşanmamış bir hayatın sorgulanmaya değer olup olmadığını bile düşünebiliriz. Yaşamın hangi döneminde olursak olalım, yaşamımızı, seçimlerimizi ve var oluşumuzun anlamını sorgulamamızın gerekliliğini düşünmek, sona gelindiğinde düşünmekten daha yapıcıdır. Kaldı ki yaşamımızın belirli dönemlerinde gittiğimiz psikoterapistler bize bu sorgulama sürecinde eşlik ederler. Tabi bunu, sona varmadan yapma cesaretini gösterebildiğimiz ölçüde yapabildiklerini söylemek gerekir. Aksi takdirde Jake’in yaşadığı delirmeye benzer durum kaçınılmaz görünür.

Kaufman, Jake aracılığıyla, sona çok yaklaşmadan önce bir sorgulama fırsatı bulmamız için bir mesaj veriyor olabilir. Evet, düşlemde arzuyu doyurabilir ve aslında olmadığımız biri olmayı sürdürebiliriz. Ancak her şey sonlandığında geriye kalan tek şey kendimize söylediğimiz yalanlarsa, o zaman kim oluruz?

 

Yararlanılan ve Atıfta Bulunulan Kaynaklar:

[A] Oklahoma Müzikali - https://en.wikipedia.org/wiki/Oklahoma!

[B] Sigmund Freud (2013). Metapsikoloji – “Ego ve İd” “Yas ve Melankoli”(çev. E. Kapkın, A. Tekşen). İstanbul: Payel Yayınevi

[C] D. W. Winnicott (2007). Oyun ve Gerçeklik – “Çocuğun Gelişiminde Annenin ve Ailenin Ayna Rolü” (çev. T. Birkan). İstanbul: Metis Yayınları

[D] Darian Leader (2018). Mona Lisa Kaçırıldı / Sanatın Bizden Gizledikleri – 2. Basım- (çev. H. Akdemir)  İstanbul: Ayrıntı Yayınları

[E] Darian Leader (2018). Depresyon, Yas ve Melankoli (çev. A. Göçmen). İstanbul: Encore Yayınları

[F] Erik Erikson (2014). İnsanın Sekiz Evresi (çev. G. Akkaya). İstanbul: Okuyan Us Yayınları

[G] Sigmund Freud (2019). Bilinç Dışı (çev. E. Çalıner). İstanbul: Olimpos Yayınevi

[H] Platon (2010). Diyaloglar  - “Sokrates’in Savunması” içinde (çev. T. Aktürel). İstanbul: Remzi Kitabevi.              



[1] Filmin orijinalinde birkaç defa kullanılan “treacherous” kelimesi alt yazılarda “tehlikeli” olarak ifade edilmiş ancak hem kelimenin tam karşılığını hem de anlamın doğru olarak aktarılmasını sağlamak üzere yazıda ”güvenilmez” olarak kullanılmıştır. Kelimenin İngilizce de 4 anlamı vardır: 1. Hain 2. Güvenilmez 3. Aldatıcı 4.Kalleş. (Oxford Dictionary) Tüm anlamları kanımca, filmin kurgusuna ve bilinçdışında yapılan bu yolculuğu tanımlamaya çok uygundur. Bir yönüyle Freud’un tekinsiz kavramını da çağrıştırdığı söylenebilir.  





1 yorum:

  1. Çok güzel bir değerlendirme olmuş film üzerine, çok teşekkürler. Film zaten çok çarpıcı ve düşündürücüydü:sizin yazınızda bir sürü soru işareti de bende açımlanmış oldu. Emeklerinize sağlık����

    YanıtlaSil

En çok okunan...